♻️Yenilgiden Yeniden Kuruluşa – I

Kapitalizm Değişti, Sol Neden Yerinde Saydı?

Akın Öztürk15 Temmuz 2026

Son yıllarda dünyanın neresine bakarsak bakalım benzer bir tablo ile karşılaşıyoruz. Bir yanda yapay zekâ, robotlar, dijital teknolojiler ve baş döndürücü bilimsel gelişmeler… Öte yanda ise savaşlar, yoksulluk, güvencesizlik, göçler ve her geçen gün biraz daha derinleşen eşitsizlikler…

İnsan ister istemez şu soruları soruyor:

Bunca teknolojik ilerlemeye rağmen neden insanların büyük bir bölümü kendisini daha güvende hissetmiyor? Neden üretilen zenginlik artarken onu paylaşanların sayısı azalıyor? Ve belki de daha önemlisi; bütün bunlar yaşanırken neden sosyalist hareket, uzun yıllardır beklenen toplumsal sıçramayı gerçekleştiremiyor?

Sanırım bu sorular üzerinde yalnız ben düşünmüyorum. Solun içinde olan ya da olmayan birçok insanın aklını kurcalayan ortak meselelerden biri de bu.

Verilen yanıtlar ise oldukça farklı.

Kimileri sorunu örgütlerin zayıflığında görüyor. Kimileri iletişim eksikliğinde… Kimileri ise siyasal baskılarda…

Bunların hepsinde doğruluk payı var. Ama acaba bunların altında daha derin bir sorun yatıyor olabilir mi?

Belki de önce başka bir soruyu sormamız gerekiyor:

Kapitalizm son otuz-kırk yılda aynı kapitalizm olarak mı kaldı?

Eğer değiştiyse biz bu değişimi gerçekten anlayabildik mi?

Çünkü yaşadığımız dünya, bundan yarım yüzyıl öncesinin dünyası değil.

Bugün cebimizde taşıdığımız telefonlar, milyarlarca insanın ürettiği veriler, yapay zekâ sistemleri, küresel üretim zincirleri ve dijital platformlar yalnızca günlük hayatımızı değil, üretimin kendisini de değiştiriyor. Bir fabrikanın içinde başlayan üretim artık kıtalar arasında bölünüyor; bir ülkede tasarlanan ürün başka bir ülkede üretiliyor, dünyanın bambaşka bir yerinde satılıyor.

Kapitalizm kendisini yeniden örgütlüyor.

Peki biz onu hâlâ eski kavramlarla mı anlamaya çalışıyoruz?

Belki de yazı dizimizin çıkış noktası tam da burada.

Çünkü bana öyle geliyor ki sosyalist hareketin yaşadığı sıkıntıları yalnızca örgütsel sorunlarla açıklamak eksik kalıyor. Asıl mesele, üretimin, emeğin ve sermayenin geçirdiği büyük dönüşümü yeterince tartışamamış olmamız olabilir.

Burada hemen bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek isterim.

Bunu söylerken ne Marksizmin eskidiğini düşünüyorum ne de geçmişin bütün deneyimlerini bir kenara bırakmayı öneriyorum.

Tam tersine…

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, geçmişi ezberlemek değil; onun bize bıraktığı yöntemi yeniden hatırlamaktır.

Marks yaşadığı çağın kapitalizmini anlamaya çalıştı. O dönemin fabrikalarına, makinelerine, çalışma koşullarına baktı. Çünkü karşısındaki gerçeklik oydu.

Bugün bizim karşımızdaki gerçeklik ise farklı.

Karşımızda yapay zekâ var. Uber, Yemeksepeti ve Trendyol Go gibi platform ekonomileri var. İnsanların verilerini ekonomik güce dönüştüren küresel teknoloji tekelleri, üretimi dünyanın dört bir yanına yayan küresel lojistik ağları, evlerinden çalışan milyonlarca emekçi ve çalışma temposunu yöneticilerden çok algoritmaların belirlediği yeni emek süreçleri var.

Sorulması gereken soru belki de şu:

Bugünün kapitalizmini anlamaya çalışırken gerçekten bugüne mi bakıyoruz; yoksa hâlâ dünün kavramlarıyla mı düşünüyoruz?

Bu soruya verilecek yanıtın yalnızca teorik bir tartışma olmadığını düşünüyorum. Çünkü kapitalizmi nasıl okuduğumuz, ona karşı nasıl mücadele edeceğimizi de belirliyor.

Belki de sosyalist hareketin yaşadığı bunalımı anlamanın yolu, önce bu değişimi anlamaktan geçiyor.

Bu yazı dizisi boyunca birlikte şu soruların peşinden gitmeye çalışacağız:

Kapitalizm gerçekten nasıl değişti?

Yapay zekâ ve dijitalleşme emek süreçlerini nasıl etkiliyor?

İşçi sınıfı gerçekten küçülüyor mu, yoksa yeni biçimler mi kazanıyor?

1991 sonrasında yaşanan tarihsel kırılma ile bugünkü teorik bunalım arasında nasıl bir ilişki var?

Ve en önemlisi…

Geçmişin deneyimlerinden vazgeçmeden, ama onlara da takılıp kalmadan yeniden düşünmek mümkün mü?

Bu soruların bütün yanıtlarına sahip olduğumu iddia etmiyorum.

Ama birlikte doğru soruları sormanın, doğru cevaplara ulaşmanın ilk adımı olduğuna inanıyorum.

Belki de yeniden kuruluş dediğimiz süreç tam da burada başlıyor.

Birbirimizi ikna etmeye çalışarak değil;

birlikte yeniden düşünmeye cesaret ederek.