İşçi Sınıfı Kaybolmadı; Onu Görme Biçimimiz Eskidi
Akın Öztürk-24 Temmuz 2026
Son otuz yıldır en çok duyduğumuz cümlelerden biri şu oldu:
“Artık işçi sınıfı yok.”
Kimi bunu teknolojik gelişmelere bağladı, kimi hizmet sektörünün büyümesine, kimi de yapay zekaya… Fabrikaların eskisi kadar görünmemesi, birçok insanı işçi sınıfının da ortadan kalktığına inanmasına yol açtı.
Oysa burada durup şu soruyu sormakta yarar var:
Gerçekten işçi sınıfı mı kayboldu, yoksa onu görme biçimimiz mi eskidi?
Kapitalizmin değiştiğini kabul etmekle işçi sınıfının ortadan kalktığını söylemek aynı şey değildir. Ne var ki son otuz yıldır bu iki düşünce sık sık birbirine karıştırılıyor. Dijitalleşme, otomasyon ve yapay zeka üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü, sanki teknoloji üretim ilişkilerini de ortadan kaldırıyormuş gibi ele alınıyor.
Oysa Marksist bakış açısından belirleyici olan kullanılan makineler ya da yazılımlar değil, insanların üretim araçlarıyla kurduğu toplumsal ilişkidir.
Marx, işçi sınıfını hiçbir zaman yalnızca fabrika işçileriyle tanımlamadı. Onun için belirleyici olan yapılan iş değil, insanların üretim araçlarına sahip olup olmamasıydı. Yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmak zorunda kalan herkes, yaptığı iş ne olursa olsun aynı tarihsel sınıfın parçasıdır.
Bu nedenle işçi sınıfının görünümü tarih boyunca sürekli değişti.
Bir dönem dokuma tezgahlarının başındaydı.
Sonra büyük fabrikalarda yoğunlaştı.
Ardından otomotiv, çelik ve kimya sanayileri öne çıktı.
Bugün ise tablo çok daha geniş. Yazılım mühendisleri, veri analistleri, çağrı merkezi çalışanları, depo işçileri, platform emekçileri, kuryeler, bakım çalışanları, içerik denetleyicileri ve adını çoğu zaman bile duymadığımız milyonlarca dijital emekçi üretimin vazgeçilmez parçaları haline geldi.
Değişen işçi sınıfı değildir.
Değişen, sermayenin emeği örgütleme biçimidir.
Bugün birçok sosyalist çevrenin düştüğü temel yanılgılardan biri de burada başlıyor. İşçi sınıfı hala yalnızca büyük fabrikalarda aranıyor. Oysa kapitalizm üretimi küresel ölçekte yeniden örgütlerken emeği de dünyanın dört bir yanına yaydı.
Elimize aldığımız sıradan bir cep telefonu bile bunun en somut örneklerinden biridir. İçindeki maden başka bir ülkeden çıkarılır, çipleri başka bir kıtada üretilir, yazılımı farklı ülkelerde geliştirilir, montajı başka bir coğrafyada yapılır ve dünyanın dört bir yanındaki lojistik ağlarıyla bize ulaşır. Bu zincirin her halkasında milyonlarca emekçi vardır.
Üstelik bu emek, geçmişe göre çok daha görünmez hale gelmiştir.
Ama görünmez olması, ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Tam tersine…
Kapitalizm emeği görünmezleştirdikçe ona olan bağımlılığı daha da artıyor.
Yapay zeka bunun en güncel örneğidir.
Bugün çoğu insan yapay zekayı kendi kendine çalışan, kendi kendine öğrenen bağımsız bir teknoloji gibi görüyor. Oysa her algoritmanın arkasında onu geliştiren yazılımcılar, verileri hazırlayan emekçiler, içerikleri denetleyen çalışanlar, veri merkezlerini ayakta tutan teknik ekipler, enerji işçileri ve donanımı üreten milyonlarca insan bulunuyor.
Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, görünmeyen emek ortadan kalkmıyor; yalnızca gözden uzaklaşıyor.
İşte tam da bu nedenle sosyalist hareketin önünde önemli bir teorik görev duruyor.
İşçi sınıfını yalnızca klasik fabrika modeliyle tanımlarsak, kapitalizmin yarattığı yeni emek biçimlerini göremeyiz.
Ama teknolojiyi mutlaklaştırıp sınıfın çözüldüğünü düşünürsek, bu kez sömürünün temel ilişkisini gözden kaçırırız.
Aslında iki yaklaşım da aynı hataya düşüyor.
İkisi de görünüşü, özün yerine koyuyor.
Oysa Marx’ın yöntemi tam tersini yapar. Görünene değil, onun arkasındaki toplumsal ilişkiye bakmayı önerir.
Bugün ihtiyacımız olan da tam olarak budur.
Yazılım mühendisi de, kurye de, çağrı merkezi çalışanı da, depo işçisi de, hastane emekçisi de, veri etiketleyicisi de üretim araçlarına sahip olmadığı ve yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmak zorunda kaldığı sürece aynı tarihsel sınıfın farklı kesimleridir.
Bu gerçeği göremeyen bir sosyalist hareketin toplumu doğru okuyabilmesi de kolay değildir.
Çünkü değişen yalnızca üretim teknikleri değildir.
Çalışma biçimleri değişiyor.
Denetlenme yöntemleri değişiyor.
Gündelik yaşam değişiyor.
Dolayısıyla mücadele biçimleri de değişmek zorunda kalıyor.
İşte tam bu noktada yeni bir soru karşımıza çıkıyor.
Sermaye emeği yeni koşullara göre yeniden örgütleyebiliyorsa, sosyalist hareket neden hala büyük ölçüde eski örgütlenme kalıplarıyla yol almaya çalışıyor?
Belki de bugün üzerinde en çok düşünmemiz gereken soru budur.
Çünkü devrimci öznenin yeniden görünür hale gelmesi yalnızca işçi sınıfını yeniden tanımlamakla mümkün olmayacaktır. Asıl mesele, değişen yaşamı, değişen emeği ve değişen mücadele alanlarını kavrayarak bunlara uygun yeni örgütlenme biçimlerini geliştirebilmektir.
Kapitalizm değişiyor.
Emek değişiyor.
İşçi sınıfı da değişiyor.
Ama sömürü sürdüğü sürece, onu ortadan kaldıracak tarihsel özne de yaşamaya devam ediyor.
Önemli olan, onu geçmişin kalıplarıyla değil, bugünün gerçekliği içinde görebilmektir.
Bir sonraki yazıda tam da bu sorunun peşinden gideceğiz.
Dijital kapitalizm çağında örgütlenme neden kriz yaşıyor? Sendikalar, partiler ve geleneksel örgüt modelleri neden giderek etkisizleşiyor? Ve sosyalist hareket, sınıfın değişen yapısına uygun yeni bir siyasal dili ve örgütlenme anlayışını nasıl geliştirebilir?
Yorum bırakın