🗞️1 Eylül: Barışın Yolu Halkların Eşitliğinden Geçer

Akın Öztürk – 1 Eylül 2026

Her yıl 1 Eylül’de barıştan söz ediyoruz.

Meydanlarda, toplantılarda ve sosyal medya paylaşımlarında aynı dileği tekrarlıyoruz:

Savaşlar sona ersin, insanlar ölmesin, halklar barış içinde yaşasın.

Ne yazık ki bu güzel dilekleri söylerken dünyanın dört bir yanından savaş haberleri gelmeye devam ediyor.

Gazze’de, Ukrayna’da, Sudan’da ve Ortadoğu’nun birçok yerinde insanlar yaşamlarını kaybediyor. Şehirler yıkılıyor, milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kalıyor. Bir sabah uyandığında evinin, mahallesinin, hatta doğup büyüdüğü ülkenin artık güvenli olmadığını öğrenen insanların sayısı her geçen gün artıyor.

Savaşın haritalar üzerinde gösterilen sınırları var.

Ama acının sınırı yok.

Bombanın düştüğü yerde bir insan ölüyor. Bir anne çocuğunu, bir çocuk babasını, bir insan yıllarca emek vererek kurduğu evini kaybediyor. Televizyon ekranlarında birkaç saniye gördüğümüz görüntüler, başkalarının bütün hayatı oluyor.

İnsan ister istemez soruyor:

Bunca acıya rağmen savaşlar neden hâlâ sürüyor?

Savaşları Halklar Başlatmıyor

Bize çoğu zaman savaşların halklar arasındaki eski düşmanlıklardan çıktığı anlatılır.

Türklerle Kürtlerin, Araplarla Yahudilerin, Sünnilerle Şiilerin, farklı uluslardan ve inançlardan insanların bir arada yaşayamayacağı söylenir.

Oysa halklar gündelik hayatın içinde birlikte yaşamayı bilir.

Aynı sokakta oturur, aynı işyerinde çalışır, aynı pazardan alışveriş yapar, birbirinin düğününe gider, cenazesinde omuz verir. Komşusunun hangi dili konuştuğundan önce nasıl bir insan olduğuna bakar.

Halkların birbirleriyle çözemeyecekleri sorunlar olabilir. Tarihten kalan acılar, eşitsizlikler ve haksızlıklar da vardır. Ancak bu sorunları savaşa dönüştüren çoğu zaman halklar değildir.

Savaşların arkasında iktidar hesapları, enerji kaynakları, ticaret yolları, silah pazarları ve bölgesel üstünlük mücadeleleri bulunur.

Kararı başkaları verir, bedelini halklar öder.

Cepheye gönderilenler çoğunlukla emekçilerin çocuklarıdır. Bombalanan mahallelerde yaşayanlar, işinden olanlar, göç yollarına düşenler yine yoksullardır.

Birileri yakınlarını toprağa verirken birileri silah satışından kazanç sağlar.

Savaşın sınıfsal yüzü tam da burada ortaya çıkar.

Barış Yalnızca Silahların Susması Değildir

Elbette silahların susması önemlidir.

Bir insanın daha ölmemesi, bir annenin daha evladını yitirmemesi için atılan her adım değerlidir. Bunu küçümseyemeyiz.

Ancak silahların susması, barışın kendisi değil, başlangıcıdır.

İnsanların kimlikleri nedeniyle dışlandığı, ana dillerini özgürce kullanamadığı, düşüncelerini açıklamaktan korktuğu bir ülkede gerçek barıştan söz edebilir miyiz?

Seçilmişlerin yerine kayyumların atandığı, gazetecilerin ve siyasetçilerin sözleri nedeniyle tutuklandığı, farklı taleplerin güvenlik sorunu olarak görüldüğü bir yerde barış ne kadar kalıcı olabilir?

Barış yalnızca çatışmanın olmadığı bir sessizlik değildir.

Bazen büyük bir sessizlik vardır ama o sessizliğin içinde korku vardır.

İnsanlar konuşamıyor, itiraz edemiyor ve haklarını isteyemiyorsa orada huzur değil, bastırılmış bir gerilim vardır.

Gerçek barış; insanların kendilerini güvende hissetmesi, eşit yurttaşlar olarak yaşayabilmesi ve çocuklarının geleceğine umutla bakabilmesidir.

Kürt Sorunu Bir Güvenlik Sorunu Değildir

Türkiye’nin önündeki en önemli sorunlardan biri Kürt sorunudur.

Bu sorun onlarca yıldır çoğunlukla güvenlik başlığı altında ele alındı. Her itirazın arkasında bir tehdit, her talebin içinde bir bölünme ihtimali arandı.

Oysa bir halkın kendi kimliğiyle yaşamak, ana dilini konuşmak, kültürünü korumak ve ülkenin yönetiminde eşit biçimde söz sahibi olmak istemesi tehdit değildir.

Kürt yurttaşlarımız bu ülkenin yabancısı değildir.

Bu topraklarda birlikte yaşadık, birlikte çalıştık, birlikte sevindik ve birlikte acı çektik.

Sorun, Türklerle Kürtlerin bir arada yaşayamaması değildir. Asıl sorun, eşitliğe dayanmayan ve farklılıkları çoğu zaman tehlike olarak gören yönetim anlayışıdır.

Kürt sorununu yalnızca silahlı bir örgüt sorununa indirgemek de bizi çözüme götürmez. Silahlar bütünüyle sussa bile kimlik, dil, eşit yurttaşlık, yerel demokrasi ve siyasal temsil konularındaki talepler ortadan kalkmaz.

Bu taleplerin konuşulacağı yer dağlar ve sınır boyları değil, demokratik siyasettir.

Birbirimizi dinleyebildiğimizde hiçbir sorun çözümsüz değildir.

Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü yalnızca Kürtlerin yararına da değildir. Bu sorun çözüldüğünde Türkler de Kürtler de rahatlayacak, demokrasi güçlenecek ve iktidarların milliyetçilik üzerinden toplumu bölmesinin zemini daralacaktır.

Barış ile Demokrasi Birbirinden Ayrılamaz

Barış ile demokrasi etle tırnak gibidir.

Birini diğerinden ayıramayız.

Demokrasi yoksa barış iktidarın izin verdiği kadar konuşulabilir. Barış yoksa demokrasi sürekli güvenlik gerekçeleriyle ertelenir.

Yıllardır aynı döngünün içinde dönüp duruyoruz.

Çatışmalar arttığında özgürlükler kısıtlanıyor. Özgürlükler kısıtlandıkça sorunları konuşma imkânı azalıyor. Konuşamadığımız sorunlar daha da büyüyerek yeniden karşımıza çıkıyor.

Bu döngüyü kırmanın yolu daha fazla baskıdan değil, daha fazla demokrasiden geçiyor.

Silahların susmasını isterken adalet talebinden vazgeçmemeliyiz. Barışı savunurken özgürlüğü sonraya bırakmamalıyız.

Çünkü adalet olmadan barış, eşitlik olmadan kardeşlik olmaz.

Milliyetçilik Yoksulluğun Üzerini Örtüyor

Savaş ve çatışma ortamı iktidarların da işine yarayabiliyor.

İnsanlar geçinemediğini, işsizliği, hayat pahalılığını ve adaletsizliği konuşmaya başladığında önlerine yeni bir düşman konuluyor. Bir gün dışarıdaki, ertesi gün içerideki birileri ülkenin en büyük tehdidi ilan ediliyor.

Böylece aynı pazarda filesini dolduramayan Türk ile Kürt, aynı fabrikada düşük ücretle çalışan işçiler, birbirini dinlemek yerine birbirinden kuşkulanmaya başlıyor.

Oysa yoksulluğun milliyeti yok.

İşsizlik Türk’ü de Kürt’ü de buluyor. Hayat pahalılığı market kasasında kimlik sormuyor. İş kazasında ölen işçinin hangi dili konuştuğu, geride kalan ailesinin acısını azaltmıyor.

Bizleri birbirimize yaklaştıracak olan da bu ortak hayatın içinden çıkacaktır.

Aynı sofraya oturabilmek, aynı acıyı paylaşabilmek ve birbirimizin hakkını kendi hakkımız kadar savunabilmek…

Barış biraz da budur.

Nasıl Bir Barış İstiyoruz?

Biz yalnızca çatışmaların durduğu bir ülke istemiyoruz.

Kimsenin kimliğini saklamak zorunda kalmadığı, çocukların ana dillerinden utanmadığı, insanların düşünceleri nedeniyle suçlanmadığı bir ülke istiyoruz.

Silahlanmaya ayrılan kaynakların eğitime, sağlığa, barınmaya ve çocukların geleceğine harcanmasını istiyoruz.

Komşu ülkelerin topraklarının rekabet alanı olarak görülmediği, başka halkların kaderine dışarıdan yön verilmeye çalışılmadığı bir bölge istiyoruz.

Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, Fars’ın, Ermeni’nin ve bu coğrafyada yaşayan bütün halkların birbirine üstünlük kurmadan yaşayabildiği bir düzen istiyoruz.

Bunun kolay olmadığını biliyoruz.

Yılların acıları bir günde unutulmaz. Güvensizlikler birkaç güzel sözle ortadan kalkmaz. Barış, yalnızca yöneticilerin kapalı kapılar ardında yapacağı görüşmelerle de kurulmaz.

Barışın toplumsallaşması gerekir.

İnsanların birbirini dinlemesi, geçmişte yaşanan acılarla yüzleşilmesi ve herkesin kendisini bu ülkenin eşit yurttaşı olarak hissedebilmesi gerekir.

Belki işe komşumuzun hikâyesini dinleyerek başlayabiliriz.

Çünkü birbirimizi tanıdıkça korkularımızın azaldığını, ortak yanlarımızın ayrılıklarımızdan daha fazla olduğunu görürüz.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde büyük sözler söylemek kolaydır.

Asıl mesele, ertesi gün de barışı savunabilmektir.

Kendi mahallemizden olmayana haksızlık yapıldığında ses çıkarabilmek, bizim gibi düşünmeyenin de hakkını koruyabilmek ve çocuklarımıza düşmanlık değil birlikte yaşama kültürü bırakabilmektir.

Çünkü barış, birilerinin bize armağan edeceği hazır bir sonuç değildir.

Barış; eşitlik, adalet ve demokrasi için gösterdiğimiz ortak çabanın ürünüdür.

Ve barışın yolu, halkların birbirine üstünlük kurmasından değil, eşit ve özgür biçimde yan yana yaşamasından geçer.

1 Eylül Dünya Barış Günü, halkların eşitliği ve özgürlüğü için mücadele eden herkese umut olsun.