♻️Yeniden Kuruluş – V:

Marks’ın İzinden Gitmek, İzinde Kalmak Değil

Akın Öztürk – 30 Temmuz 2026

Son yıllarda sosyalist harekete baktığımızda sanki iki farklı eğilimin arasında sıkışıp kaldığımızı görüyoruz.

Bir tarafta, Marksizmi tamamlanmış bir öğreti gibi gören, geçmişte üretilen cevapların bugün de aynı şekilde geçerli olduğunu düşünen bir yaklaşım var. Diğer tarafta ise kapitalizmin değiştiğini söyleyerek sınıfı, tarihsel materyalizmi ve devrim fikrini geride bırakmayı öneren anlayışlar…

Belki de önce şu soruyu birlikte sormamız gerekiyor: Gerçekten bu iki seçenekten birini seçmek zorunda mıyız?

Bana kalırsa değiliz.

Çünkü Marksizm ne değişmez bir dogmadır ne de geçmişte kalmış bir teori.

Marksizm, her şeyden önce dünyayı anlamaya çalışan bir yöntemdir.

Marks’ın en önemli yanı yalnızca kapitalizmi eleştirmesi değildi. Asıl önemli olan, kapitalizmin sürekli değişen bir sistem olduğunu görebilmesi ve onu bu hareketliliği içinde çözümleyebilmesiydi.

Bu yüzden Kapital’i değerli yapan yalnızca ulaştığı sonuçlar değildir. O sonuçlara nasıl ulaştığı da en az onlar kadar önemlidir.

Bugün de belki ihtiyacımız olan tam olarak budur.

Yüz elli yıl önce verilmiş cevapları tekrarlamak yerine, aynı yöntemle bugünün kapitalizmine yeniden bakabilmek…

Çünkü hepimiz görüyoruz ki dünya değişti.

Üretim değişti.

Emek değişti.

Teknoloji değişti.

Sermayenin örgütlenme biçimi değişti.

Böyle bir dünyada, dünün kavramlarıyla bugünü eksiksiz açıklamamız kolay görünmüyor.

Bazen yeni sorunları tartışmaya başladığımızda, bunun Marksizmden uzaklaşmak olduğu söyleniyor.

Oysa belki de tam tersini düşünmek gerekiyor.

Gerçeklik değişirken hiçbir şey olmamış gibi davranmak, Marksizmi canlı tutmak mı olur; yoksa onu ezbere dönüştürmek mi?

Sanırım üzerinde birlikte düşünmeye değer bir soru bu.

Bir an için Marks’ın bugün yaşadığını hayal edelim.

Sizce yalnızca 19. yüzyıl fabrikalarını mı incelerdi?

Yoksa yapay zekâyı, veri tekellerini, platform ekonomisini, küresel lojistik ağlarını, finans algoritmalarını ve dijital emek süreçlerini de anlamaya çalışır mıydı?

Bana göre ikinci ihtimal çok daha güçlü.

Çünkü onun ilgisini çeken belirli bir fabrika değil, sermayenin nasıl hareket ettiği ve kendini nasıl yeniden ürettiğiydi.

Bugün de aynı soruları sormamız gerekmiyor mu?

Sermaye kendini bugün nasıl yeniden üretiyor?

Emek hangi yeni biçimlerde sömürülüyor?

Teknoloji hangi toplumsal ilişkiler içinde gelişiyor?

Bu soruların peşine düşmeden yalnızca eski metinleri tekrar etmek, genç kuşakların yaşadığı dünyayı anlamamıza da onları anlamamıza da yetmeyebilir.

Bugün yazılım geliştiren bir mühendis, algoritmaların temposuyla çalışan bir depo işçisi, evinden dünyanın başka bir ülkesine çalışan bir tasarımcı ya da platformlar üzerinden geçimini sağlayan bir kurye…

Onların yaşadığı çalışma hayatını açıklayamıyorsak, onlara daha iyi bir gelecek önerisini de güçlü biçimde anlatamayız.

Çünkü insanlar önce yaşadıkları hayatı anlamaya çalışırlar.

Sonra onu değiştirecek düşüncelere kulak verirler.

Belki de yeniden kuruluş dediğimiz şey tam burada başlıyor.

Sadece örgütlenme biçimimizi değil, düşünme biçimimizi de yenileyebilmekte…

Marksizmi savunmanın en güçlü yolu onu olduğu gibi tekrar etmek değil, onu bugünün gerçekliği içinde yeniden üretmeye çalışmaktır.

Yeni kavramlar geliştirerek…

Yeni olguları inceleyerek…

Yeni çelişkileri görünür kılarak…

Ama bütün bunları yaparken tarihsel materyalizmin yönteminden kopmadan…

Çünkü yöntem canlı kaldığı sürece teori de gelişmeye devam eder.

Yöntem unutulduğunda ise geriye çoğu zaman yalnızca ezber kalır.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur.

Geçmişi reddetmeyen ama geçmişte de yaşamayan…

Teknolojiyi düşman ilan etmeyen ama ona teslim de olmayan…

İşçi sınıfını yalnızca fabrika duvarları arasında aramayan…
Ama onu değişen üretim ilişkileri içinde yeniden görebilen…

Kısacası diyalektik düşünceyi yeniden üretebilen bir anlayış…

Yeniden kuruluşun ilk adımı belki de tam burada atılıyor.

Hazır cevaplardan biraz uzaklaşıp yeniden soru sormaya cesaret edebildiğimiz anda…

Çünkü Marks’ın bize bıraktığı en büyük miras, yalnızca cevaplar değil; doğru soruları sorma cesaretidir.

Bir sonraki ve bu dizinin son yazısında, bütün bu tartışmaları tek bir soruda buluşturmaya çalışacağız:

  1. yüzyılda sosyalizm, yalnızca kapitalizme itiraz eden bir düşünce olarak mı kalacak; yoksa insanlığın geleceğini kurabilecek gerçek bir alternatif olabilecek mi?