Akın Öztürk – Ağustos 2026
Kürt sorunuyla ilgili son iki yazıda iki temel soru sormaya çalıştım.
İlkinde:
Nasıl bir barış ve kimin barışı?
İkincisinde ise:
Barışın içeriğini kim belirliyor?
Fakat tartışma ilerledikçe üçüncü bir soru kaçınılmaz hale geliyor.
PKK silahlı mücadeleyi sona erdirirken ve Kürt hareketinin geçmişte savunduğu bazı siyasal hedefler artık gündemden çıkarılırken, devlet Kürt sorununun çözümü konusunda neyi değiştirmeyi kabul ediyor?
Bu soruya yanıt verebilmek için biraz geriye, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’na dönmek gerekiyor.
Çünkü bugünkü süreci o çağrıdan bağımsız değerlendiremeyiz.
Öcalan’ın çağrısında ne değişti?
Öcalan’ın çağrısının en fazla tartışılması gereken bölümlerinden biri, Kürt sorununa ilişkin geçmişte savunulan bazı çözüm modelleriyle ilgili söyledikleridir.
Öcalan ayrı ulus-devlet, federasyon ve idari özerklik gibi modellerin bugünün koşullarına yanıt olmadığını açık biçimde ifade ediyor.
Bu önemsiz bir değişiklik değildir.
Çünkü Kürt hareketinin yaklaşık yarım yüzyıllık tarihinde hedefler zaten zaman içerisinde değişmiş olsa da, ulusal sorun farklı dönemlerde bağımsızlık, federasyon, özerklik veya demokratik özerklik gibi siyasal modeller üzerinden tartışıldı.
Şimdi ise başka bir kavram öne çıkıyor:
Demokratik toplum.
Öcalan çözümü ayrı bir devlet veya idari statü arayışından çok, mevcut Cumhuriyetin demokratikleştirilmesi, kimliklerin özgürce ifade edilmesi ve demokratik siyaset alanının genişletilmesi üzerinden tarif ediyor.
Dolayısıyla ortada gerçek bir stratejik değişim var.
Bunu görmeden bugünkü süreci anlamak mümkün değil.
Fakat buradan hemen başka bir sonuç çıkaramayız:
Öcalan bu modellerden vazgeçtiğine göre Kürt sorunu da ortadan kalkmıştır.
Hayır.
Çünkü bir siyasal hareketin taleplerini değiştirmesiyle, o talepleri ortaya çıkaran tarihsel ve toplumsal koşulların ortadan kalkması aynı şey değildir.
Statü talebi ortadan kalkınca sorun çözülmüş oluyor mu?
Tam burada çok temel bir ayrım yapmak gerekiyor.
Kürt sorunu yalnız PKK’nin programından ibaret değildir.
PKK kurulmadan önce de Kürt sorunu vardı.
Öcalan’ın bugünkü siyasal tercihleri değişse bile Kürtlerin ana dil, kimlik, yerel yönetimler, siyasal temsil ve eşit yurttaşlık sorunları kendiliğinden ortadan kalkmıyor.
Bu nedenle tartışmayı yalnızca “federasyon olacak mı, özerklik olacak mı?” sorusuna sıkıştırmak doğru değildir.
Asıl soru şudur:
Kürt halkının kolektif ve demokratik hakları hangi hukuki ve siyasal güvencelere kavuşacak?
Ana dilin kamusal yaşam ve eğitim içerisindeki yeri ne olacak?
Yerel yönetimler nasıl güçlendirilecek?
Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanmasına son verilecek mi?
Kürt kimliği anayasal ve siyasal düzende nasıl güvence altına alınacak?
Örgütlenme ve siyasal temsil üzerindeki baskılar kalkacak mı?
Eğer bunlara ilişkin somut bir değişiklik ortaya çıkmıyorsa, “statü talebi terk edildi” demek sorunu çözmüyor.
Tam tersine yeni bir soru yaratıyor:
Peki yerine ne geliyor?
Demokratik toplum deniliyor; ama hangi demokrasi?
Öcalan’ın önerisinin merkezinde demokratik toplum ve demokratik siyaset bulunuyor.
Burada ciddi bir çelişki ortaya çıkıyor.
Kürt hareketi silahlı mücadeleden vazgeçerken çözüm alanı olarak demokratik siyaseti gösteriyor.
Fakat aynı dönemde Türkiye’nin genel siyasal rejiminde demokratik alanın genişlediğini söylemek oldukça güç.
Kayyımlar sürüyor.
Siyasal davalar devam ediyor.
Muhalefet üzerindeki yargı baskısı ortadan kalkmıyor.
İfade ve örgütlenme özgürlüğünün sınırları genişlemiyor.
O halde şu soruyu sormamız gerekiyor:
Silahın yerine demokratik siyaset konulacaksa, demokratik siyasetin alanını kim genişletecek?
Bu yalnız Kürt hareketinin çözebileceği bir sorun değildir.
Çünkü demokratik toplum çağrısının hayata geçebilmesi için karşısında demokratik bir siyasal alan bulunması gerekir.
Bir taraftan silah bırakılması istenirken diğer taraftan siyasal mücadele alanı dar tutuluyorsa ortaya ciddi bir boşluk çıkar.
Ve o boşluğu güçlü olan taraf doldurur.
Devlet ne veriyor?
Bugünkü sürecin en kritik sorusu belki de budur.
Kürt hareketinin atması beklenen adımlar oldukça açık:
PKK feshedilecek.
Silahlar bırakılacak.
Silahlı mücadele sona erecek.
Ayrı devlet, federasyon ve idari özerklik gibi önceki çözüm modelleri savunulmayacak.
Peki devletin karşılığında atacağı adımlar aynı açıklıkta mı?
Bugün tartışılan bazı hukuki düzenlemeler var. Çerçeve Yasa bunlardan biri. DEM Parti de yasanın daha kapsayıcı olması ve demokratik entegrasyonun önünü açması gerektiğini açıkça söylüyor.
Bir başka tartışma ise Öcalan’ın hukuki durumu.
Bahçeli daha önce “umut hakkı”nı gündeme getirdi; ardından Öcalan’ın statüsünün yeniden değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Hatta bunun için özel bir koordinasyon mekanizması önerdi.
Bunlar elbette sürecin önemli parçalarıdır.
Ama burada dikkat çekici bir durum ortaya çıkıyor.
Öcalan’ın statüsü konuşuluyor; Kürt halkının statüsü ise belirsizliğini koruyor.
Bunu söylerken mutlaka federasyon ya da özerklik kurulmalıdır demiyorum.
Soruyu başka yerde kuruyorum:
Eğer eski çözüm modelleri terk ediliyorsa, Kürt halkının demokratik ve kolektif haklarının yeni Cumhuriyet içerisindeki hukuki karşılığı ne olacaktır?
İşte henüz açık biçimde göremediğimiz nokta burasıdır.
Entegrasyon mu, demokratik dönüşüm mü?
Son dönemde “demokratik entegrasyon” kavramı giderek daha fazla kullanılıyor. DEM Parti de Çerçeve Yasa’nın demokratik entegrasyona zemin hazırlamasını talep ediyor.
Fakat entegrasyon kavramının kendisi de sorgulanmalıdır.
Kim kime entegre olacak?
Kürtler mevcut devlet düzenine mi?
Yoksa devlet de dönüşerek Türklerin ve Kürtlerin eşit yurttaşlar olarak birlikte yaşayabileceği yeni bir demokratik düzene mi dönüşecek?
İkisi aynı şey değildir.
Eğer entegrasyon yalnız silahlı hareketin tasfiye edilmesi ve Kürt siyasetinin mevcut devlet yapısına dahil edilmesi anlamına geliyorsa, burada Kürt sorununun çözümünden çok devletin güvenlik sorununun çözümünden söz ediyoruz demektir.
Ama entegrasyon aynı zamanda devletin demokratik dönüşümünü, Kürt kimliğinin ve demokratik haklarının güvence altına alınmasını içeriyorsa o zaman başka bir süreçten söz edebiliriz.
Bu nedenle kavramlardan çok somut sonuçlara bakmalıyız.
Asıl karşılıklılık burada aranmalı
Barış süreçlerinde tarafların aynı güçte olması beklenemez.
Ama kalıcı bir barış için karşılıklılık gerekir.
Karşılıklılık “sen bir silah bıraktın, ben bir yasa çıkardım” hesabı değildir.
Daha temel bir meseledir.
Kürt hareketi silahlı mücadeleden vazgeçiyorsa devlet de Kürt sorununu yalnız güvenlik sorunu olarak görmekten vazgeçiyor mu?
Kürt hareketi geçmişteki bazı siyasal hedeflerini terk ediyorsa devlet de Cumhuriyetin tekçi yapısının bazı özelliklerini değiştirmeye hazır mı?
Silahlı örgüt kendisini feshediyorsa demokratik örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılıyor mu?
İşte gerçek karşılıklılık burada aranmalıdır.
Sorun Öcalan’ın ne kazandığından daha büyük
Tartışmanın Öcalan’ın serbest bırakılıp bırakılmayacağına ya da hangi statüye sahip olacağına sıkışması bence sürecin en büyük tehlikelerinden biridir.
Öcalan’ın hukuki durumu elbette sürecin bir parçasıdır.
Ama Kürt sorunu Öcalan’ın kişisel statüsünden çok daha büyük tarihsel ve toplumsal bir sorundur.
Milyonlarca Kürdün geleceğini ilgilendiren bir meselenin çözümünü bir kişinin hukuki durumuna indirgersek asıl meseleyi gözden kaçırırız.
Bu nedenle üçüncü kez aynı noktaya dönüyorum:
Silahların susmasını destekleyelim.
Ama bunun karşılığında neyin kurulduğunu sormaktan vazgeçmeyelim.
Çünkü bugün asıl soru artık PKK’nin silah bırakıp bırakmayacağı değildir.
O konuda önemli adımlar zaten atılıyor.
Asıl soru şudur:
Silah bırakılıyor, peki Kürt sorununda ne değişiyor?
Eğer bunun yanıtı demokratik hakların genişlemesi, eşit yurttaşlık, özgür siyaset ve devletin demokratik dönüşümü olacaksa gerçekten tarihsel bir barış sürecinden söz edebiliriz.
Ama yanıt yalnızca PKK’nin feshi, silahların ortadan kalkması ve Kürt hareketinin mevcut siyasal düzene entegrasyonu olacaksa başka bir tabloyla karşı karşıyayız demektir.
O zaman devletin güvenlik sorunu büyük ölçüde çözülmüş olabilir.
Ama Kürt sorunu çözülmüş olmaz.
Yorum bırakın