12 Eylül Bitmedi: Bugünkü Karanlığın Tohumları O Gün Atıldı

Akın Öztürk – 12 Eylül 2026

12 Eylül 1980 sabahı Türkiye yalnızca tank sesleriyle uyanmadı.

O sabah işçilerin, gençlerin, öğretmenlerin, kadınların ve bütün demokratik güçlerin üzerine uzun yıllar sürecek bir karanlık çöktü.

Türkiye Büyük Millet Meclisi kapatıldı. Siyasi partiler, sendikalar ve demokratik kitle örgütleri susturuldu. Binlerce insan gözaltına alındı, işkenceden geçirildi. Cezaevleri dolduruldu, idam sehpaları kuruldu. İnsanlar düşünceleri, okudukları kitaplar, dinledikleri türküler ve kurdukları arkadaşlıklar nedeniyle suçlandı.

Ancak 12 Eylül’ün etkisi gözaltılarla, cezaevleriyle ve idamlarla sınırlı kalmadı.

Darbe yalnızca o günün insanlarını cezalandırmadı; Türkiye’nin geleceğini de yeniden biçimlendirdi. Bugün yaşadığımız otoriterleşmenin, sendikasızlaşmanın, toplumsal örgütsüzlüğün, eğitimin dinselleştirilmesinin ve yaygın korku ikliminin temelleri büyük ölçüde o dönemde atıldı.

Bu nedenle 12 Eylül’ü anlamadan bugünkü Türkiye’yi bütünüyle anlamamız mümkün değildir.

Resmî anlatıya göre ülke kardeş kavgasının eşiğine gelmiş, devlet işlemez hâle düşmüş ve ordu düzeni sağlamak amacıyla yönetime el koymuştu.

Oysa 1970’li yılların Türkiye’sinde yalnızca sokak çatışmaları yoktu. Aynı zamanda güçlü bir işçi hareketi, örgütlü bir öğretmen mücadelesi, üniversitelerde yükselen bir gençlik muhalefeti ve bağımsızlık isteyen geniş bir toplumsal kesim vardı.

İşçiler yalnızca daha yüksek ücret istemiyor, ülkenin nasıl yönetileceği konusunda da söz söylemeye başlıyordu. Sendikalar güçleniyor, grevler yayılıyor, kitlesel 1 Mayıs gösterileri düzenleniyordu. Öğretmenler, mühendisler, memurlar, köylüler ve gençler kendi örgütlerinde bir araya geliyordu.

Halk, kendisi hakkında alınan kararlara boyun eğen bir kalabalık olmaktan çıkıyor; ülkenin geleceğinde söz sahibi olmak istiyordu.

Sermaye sınıfını ve devleti asıl korkutan da buydu.

24 Ocak 1980’de alınan ekonomik kararlarla Türkiye’nin dışa açılması, ücretlerin baskılanması, kamusal hakların geriletilmesi ve emeğin örgütlü gücünün kırılması amaçlanıyordu. Ancak böylesine ağır bir programı, güçlü sendikaların ve canlı bir toplumsal muhalefetin bulunduğu koşullarda uygulamak kolay değildi.

12 Eylül bu engeli zor yoluyla ortadan kaldırdı.

Grevler yasaklandı. Sendikaların faaliyetleri durduruldu. Ücretler baskılandı. İşçilerin yıllar süren mücadelelerle kazandığı haklar budandı. Fabrikaların, üniversitelerin ve meydanların üzerine askerî yönetimin sessizliği çöktü.

Bu yönüyle 12 Eylül yalnızca generallerin gerçekleştirdiği bir askerî darbe değildi. İçeride büyük sermayenin ihtiyaçlarına, dışarıda ise ABD ve NATO’nun bölgesel çıkarlarına uygun yeni bir Türkiye kurma girişimiydi.

Türkiye, Soğuk Savaş boyunca NATO’nun ileri karakollarından biri olarak görülüyordu. ABD açısından önemli olan, Türkiye’de bağımsızlıkçı ve devrimci hareketlerin güçlenmesinin önlenmesi; askerî üslerin, bölgesel politikaların ve Batı’ya bağımlı ekonomik düzenin güvence altında tutulmasıydı.

Aynı yıllarda dünya yeni bir nükleer silahlanma yarışına sürükleniyordu. NATO, ABD yapımı nükleer başlıklı Pershing II ve Cruise füzelerini Batı Avrupa’ya yerleştirmeye hazırlanıyor; Sovyetler Birliği ise SS-20 füzeleriyle buna karşılık veriyordu. Avrupa, iki büyük gücün nükleer hesaplaşma alanına dönüştürülüyordu.

Bu tehlikeye karşı Avrupa’nın birçok ülkesinde milyonlarca insan sokaklara çıktı. Güçlü bir barış hareketi doğdu. İnsanlar ülkelerinin nükleer savaşın cephesi hâline getirilmesine itiraz etti.

Türkiye’de ise 12 Eylül, bağımsızlık ve barış mücadelesi yürüten toplumsal güçleri susturdu. NATO’ya, askerî üslere ve emperyalist politikalara karşı çıkanlar cezaevlerine dolduruldu. Ülkenin dış politikası halkın iradesinden çok NATO’nun güvenlik anlayışına bağlandı.

Darbenin hedefi yalnızca örgütleri dağıtmak değildi. Toplumun düşünme biçimini de değiştirmek istiyorlardı.

Dayanışmanın yerine bireyciliği, örgütlü mücadelenin yerine köşeyi dönmeyi, toplumsal sorumluluğun yerine “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışını yerleştirdiler.

Bir kuşağa siyasetten uzak durması öğütlendi:

“Başını belaya sokma.”

“Bu memleketi sen mi kurtaracaksın?”

“Kimseye güvenme, kendini kurtarmaya bak.”

Bu sözler evlere, okullara ve işyerlerine kadar yayıldı. Askerî yönetim sona erdi ama onun yarattığı korku toplumun içinde yaşamaya devam etti.

12 Eylül yönetimi bir yandan solu, sendikaları ve demokratik örgütleri ezerken diğer yandan Türk-İslam sentezini devletin temel politikalarından biri hâline getirdi. Zorunlu din dersleri 1982 Anayasası’na konuldu. Din, toplumsal eşitsizlikleri sorgulayan bir vicdan olmaktan çıkarılıp itaat eden kuşaklar yetiştirmenin aracı olarak kullanıldı.

Bugün eğitimde, bürokraside ve siyasette karşılaştığımız dinselleşmenin yolu böyle genişletildi.

Darbe yönetimi bir süre sonra çekildi ama kurduğu düzen yerinde kaldı. 1982 Anayasası, YÖK, yüzde 10 seçim barajı, siyasi partiler ve sendikalar üzerindeki ağır sınırlamalar uzun yıllar boyunca varlığını sürdürdü. Sonraki iktidarlar 12 Eylül’le hesaplaştıklarını söyleseler de bu düzenin temel taşlarına dokunmadılar.

AKP de iktidarının ilk yıllarında 12 Eylül’ün izlerini sileceğini ileri sürdü. Darbecilerin yargılanması için referandum yapıldı, demokrasi ve sivilleşme söylemleri kullanıldı. Zamanla görüldü ki amaç darbenin oluşturduğu baskı düzenini ortadan kaldırmak değil, onun araçlarını yeni iktidarın ihtiyaçlarına göre kullanmaktı.

Askerî vesayetin geriletilmesi demokratikleşmeye değil, yetkinin giderek tek merkezde toplanmasına yol açtı.

Üniversiteler yine susturuldu. Grevler “millî güvenlik” gerekçesiyle ertelendi. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyumlar atandı. Gazeteciler, siyasetçiler, öğrenciler ve hak arayan yurttaşlar baskı altına alındı.

Yöntemler değişti fakat iktidarın örgütlü toplumdan duyduğu korku değişmedi.

Bu nedenle 12 Eylül geçmişte kalmış değildir.

Bugünkü karanlık gökten inmedi, bir sabah ansızın ortaya çıkmadı. Bu karanlığın yolu; örgütlü toplumun dağıtılması, emeğin haklarının budanması, gençliğin susturulması ve ülkenin emperyalist politikalara daha sıkı bağlanmasıyla döşendi.

Ancak 12 Eylül’ün bütün amaçlarına ulaştığını da söyleyemeyiz.

Onca baskıya rağmen insanlar eşitlik, özgürlük ve demokrasi istemekten vazgeçmedi. Cezaevlerinde direnenler, işkence karşısında arkadaşlarını koruyanlar, sürgünde mücadeleyi sürdürenler ve bütün yasaklara rağmen yeniden örgütlenenler oldu.

Darbe toplumu susturdu ama hafızasını bütünüyle silemedi.

Bugün bize düşen, 12 Eylül’ü yalnızca anmak ya da darbecilere lanet okumak değildir. Asıl yapılması gereken, onun ekonomik, siyasal ve ideolojik mirasıyla hesaplaşmaktır.

Bu hesaplaşma; emeğin kaybettiği hakların yeniden kazanılmasını, örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasını, darbe hukukunun temizlenmesini ve Türkiye’nin emperyalist güçlerin savaş politikalarından bağımsızlaşmasını gerektirir.

Çünkü 12 Eylül’le hesaplaşmak yalnızca geçmişin hesabını sormak değildir.

Bugünün karanlığını dağıtmak ve geleceğin aydınlığını birlikte kurmaktır.