🧭 Başka Bir Dünya Nasıl Kurulur?VIII:

İnsan Değişebilir mi?

Akın Öztürk

Başka bir dünyanın mümkün olduğunu söylediğimizde çoğu zaman aynı itirazla karşılaşırız:

“İnsan değişmez.”

“İnsan doğası bencildir.”

“İnsan her zaman kendi çıkarını düşünür.”

Bu sözler o kadar sık tekrarlanır ki sonunda tartışılmaz bir gerçek gibi kabul edilir. Kapitalizm de rekabeti, bireyciliği ve bencilliği insanın değişmez özellikleri olarak göstermeyi sever. Böylece mevcut düzen yalnızca mümkün olan değil, insan doğasına uygun tek düzenmiş gibi sunulur.

Peki gerçekten öyle midir?

İnsanlık tarihi bunun tersini gösteriyor. İnsanlar her dönemde aynı biçimde yaşamadılar; doğayla, üretimle ve birbirleriyle farklı ilişkiler kurdular. Toplumsal düzenler değişirken insanların değerleri, alışkanlıkları ve doğru kabul ettikleri şeyler de değişti.

Bir zamanlar kölelik doğal sayılıyordu. Çocukların ağır işlerde çalıştırılması olağan görülüyordu. Kadınların oy kullanması, eğitim görmesi ya da toplum yaşamında erkeklerle eşit haklara sahip olması birçok ülkede düşünülemiyordu.

Bugün bunların önemli bir bölümü insanlığın ortak vicdanında kabul edilemez görülüyor. Bu değişim kendiliğinden yaşanmadı. İnsanlar mücadele ettiler, bedel ödediler ve yalnızca yasaları değil, toplumların değer yargılarını da değiştirdiler.

Demek ki “insan doğası” dediğimiz şey, içinde yaşadığımız koşullardan bağımsız değildir.

Rekabetin yaşamın her alanına yayıldığı, başarının parayla ölçüldüğü, herkesin diğerini geçmeye zorlandığı bir düzende bencilliğin güçlenmesi şaşırtıcı değildir. İnsan sabahtan akşama kadar “geride kalma, kendini kurtar” diye kuşatılıyorsa, dayanışmayı hayatının merkezine koyması kolay olmaz.

Ama bu, insanın yalnızca bencil olduğu anlamına gelmez.

Bir deprem olduğunda hiç tanımadığı insanların yardımına koşanlar da insandır. Grevdeki arkadaşının ekmeğini paylaşan işçi de… Mahallesindeki yoksul çocuklar için dayanışma kuran kadınlar da… Yangında, selde, savaşta başkasını kurtarmak için kendi hayatını tehlikeye atanlar da…

İnsanın içinde rekabet kadar dayanışma, bencillik kadar paylaşma, şiddet kadar şefkat olanağı da vardır. Bunlardan hangisinin gelişeceği, yalnızca insanın iç dünyasına değil, içinde yaşadığı toplumsal ilişkilere de bağlıdır.

Ancak burada fazla kolaycı bir sonuca varmamak gerekir. Üretimin ve bölüşümün toplumsallaşması, insanların bir gecede bütün bencilliklerinden kurtulacağı anlamına gelmez. Daha adaletli bir düzen kurulduğunda çatışmalar, kişisel hırslar ve şiddet tümüyle ortadan kalkmayacaktır.

Sosyalizm kusursuz insanlardan oluşan bir toplum ya da yeryüzünde kurulacak bir cennet vaat etmez. Onun iddiası daha gerçekçidir: Eşitsizliği, sömürüyü ve güvensizliği sürekli besleyen koşullar değiştirildiğinde, insanın dayanışmacı ve yaratıcı yönünün gelişmesi için çok daha geniş bir alan açılabilir.

Eğitime, bilime, sanata ve kültüre ulaşabilen; geçim kaygısının altında ezilmeyen; çalıştığı yerde ve yaşadığı toplumda söz sahibi olan insanın düşünsel dünyası da değişecektir. Böyle bir insan yalnızca daha fazla tüketmeye değil, hayatı anlamaya, üretmeye ve birlikte güzelleştirmeye zaman ayırabilir.

Elbette bu da kesin ve kendiliğinden bir sonuç değildir. Yeni toplumsal ilişkiler, yeni bir kültür ve yeni bir insan ancak uzun bir değişim süreci içinde oluşabilir. İnsan toplumu değiştirirken kendisi de değişir.

Bugün yapay zekâyı, robotları ve dijital teknolojileri tartışırken de aynı gerçekle karşı karşıyayız. Teknoloji bizi kendiliğinden daha özgür, daha eşit ya da daha insancıl bir topluma götürmeyecek. Aynı teknoloji çalışanları daha sıkı denetlemek, işsizliği büyütmek ve serveti birkaç elde toplamak için de kullanılabilir; çalışma süresini azaltmak, ağır işleri makinelerin üstlenmesini sağlamak ve insanların yaşamını kolaylaştırmak için de…

Buna karar verecek olan teknoloji değil, onu yöneten toplumsal güçlerdir.

Başka bir dünya kurmak için önce bambaşka insanlar yaratmamız gerekmiyor. Bugünün insanları dayanışmayı, ortak karar almayı ve birlikte üretmeyi mücadele içinde öğrenebilir. Çünkü insan yalnızca içinde bulunduğu düzene uyum sağlayan bir varlık değildir; gerektiğinde o düzeni değiştirebilecek iradeye de sahiptir.

Öyleyse asıl soru yalnızca “İnsan değişebilir mi?” değildir.

Asıl soru şudur:

İnsanın dayanışmacı, özgür ve yaratıcı yönünü bastıran toplumsal koşulları değiştirebilir miyiz?

Bu soruya vereceğimiz yanıt, başka bir dünyanın mümkün olup olmadığını da belirleyecektir.

Bir sonraki ve son yazıda dizinin başındaki soruya yeniden döneceğiz:

Başka bir dünya nasıl kurulur?

Bu kez onu yalnızca güzel bir umut olarak değil, bugünden başlayacak uzun, zorlu ama mümkün bir toplumsal mücadelenin ufku olarak ele alacağız.