Gelecek Kendiliğinden Gelmeyecek
Akın Öztürk
Bu yazı dizisi boyunca tek bir sorunun peşinden gittik:
Bugünkü dünyanın ürettiği sorunlar kaçınılmaz mı?
Yoksa insanlık başka bir yolu seçebilir mi?
Bu soruya cevap ararken ekonomik krizlerin, iklim yıkımının, savaşların, yoksulluğun, otoriterleşmenin ve yapay zekâyla derinleşen eşitsizliklerin birbirinden bağımsız olmadığını gördük.
Hepsi, aynı toplumsal düzenin farklı alanlarda karşımıza çıkan sonuçlarıdır.
Elbette kapitalizm tarih boyunca büyük üretici güçler geliştirdi. Bilim ilerledi, teknoloji gelişti ve insanlığın üretim kapasitesi daha önce görülmemiş bir düzeye ulaştı.
Fakat bu gelişme hepimizin hayatını aynı ölçüde iyileştirmedi.
Bir yanda uzaya araç gönderebilen, hastalıklara çare arayan ve insan emeğini büyük ölçüde hafifletebilecek teknolojiler geliştiren bir dünya var. Diğer yanda açlık, işsizlik, savaş ve yoksulluk içinde yaşayan milyarlarca insan…
Demek ki sorun yalnızca ne kadar üretebildiğimiz değildir.
Asıl soru, bu büyük bilgi birikiminin ve üretim gücünün kimin yararına kullanılacağıdır.
Bir avuç şirketin kârını büyütmek için mi?
Yoksa bütün insanların daha özgür ve insanca yaşayabilmesi için mi?
Temel ayrım burada başlıyor.
Başka bir dünya istemek, insanlığın bugüne kadar yarattığı her şeyi reddetmek anlamına gelmez. Tam tersine; bilimi, teknolojiyi, kültürü ve ortak bilgi birikimini sahiplenmek, fakat bunları farklı toplumsal amaçlarla kullanmayı savunmaktır.
Çünkü teknoloji kendi başına iyi ya da kötü değildir. Onun nasıl kullanılacağını, içinde bulunduğu mülkiyet ve iktidar ilişkileri belirler.
Yapay zekâ insanların çalışma süresini azaltabilir, ağır ve tehlikeli işleri üstlenebilir, sağlık ve eğitim olanaklarını genişletebilir. Ama aynı teknoloji çalışanları daha sıkı denetlemek, milyonlarca insanı işsiz bırakmak ve serveti birkaç şirketin elinde toplamak için de kullanılabilir.
Belirleyici olan makinenin ne yapabildiği kadar, onun kimin elinde olduğu ve hangi amaçla kullanıldığıdır.
Bu nedenle başka bir dünya yalnızca ekonomik bir proje değildir.
Aynı zamanda yeni bir demokrasi, dayanışma ve özgürlük anlayışıdır. İnsanların üretimde, yaşadıkları mahallede ve ülkenin geleceği hakkında alınan kararlarda söz sahibi olmasıdır.
Ancak böyle bir dünya kendiliğinden ortaya çıkmayacaktır.
Kapitalizmin krizleri onun değişmesi için bazı olanaklar yaratabilir; ama hiçbir toplumsal düzen yalnızca çelişkileri büyüdüğü için ortadan kalkmaz. Krizler, kendiliğinden eşitliğe ve özgürlüğe açılmaz. Toplumun örgütsüz olduğu koşullarda krizlerden daha otoriter, daha eşitsiz ve daha karanlık düzenler de çıkabilir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bu nedenle nesnel koşulların olgunlaşması tek başına yeterli değildir. O koşullara müdahale edebilecek bilinçli, örgütlü ve devrimci bir özneye ihtiyaç vardır.
Peki kimdir bu özne?
Artık yalnızca 19. yüzyılın büyük fabrikalarında yan yana çalışan işçilerden söz etmiyoruz. Günümüzün işçi sınıfı fabrikalarda, depolarda, çağrı merkezlerinde, hastanelerde, okullarda ve bürolarda çalışıyor. Direksiyon başında, bilgisayar ekranının karşısında, motosiklet üzerinde ya da evinden dijital platformlara bağlı olarak emek harcıyor.
Kadınlar, gençler, işsizler, emekliler, göçmen emekçiler ve doğanın yağmalanmasına karşı mücadele edenler de mevcut düzenin farklı sonuçlarıyla karşı karşıya kalıyor.
Fakat aynı sorunları yaşamak, bu kesimleri kendiliğinden ortak bir özne hâline getirmez.
Özne hazır olarak bekleyen bir insan topluluğu değildir. İnsanların kendi deneyimlerinden öğrenmesi, ortak çıkarlarının farkına varması ve farklı mücadeleleri ortak bir toplumsal hedef etrafında birleştirmesiyle oluşur.
Bir kurye çalışma koşullarına, bir kadın erkek egemenliğine, bir köylü toprağının şirketlere verilmesine, bir genç işsizliğe ve geleceksizliğe karşı mücadele ediyor olabilir. Bu mücadeleler birbirinden kopuk kaldığında düzen onları ayrı ayrı etkisizleştirebilir.
Asıl güç, bütün bu mücadelelerin aynı sömürü ve iktidar ilişkilerinin farklı sonuçları olduğunu kavrayarak birleşmesinden doğacaktır.
Bunun için yalnızca öfke yetmez.
Örgütlenme, ortak bir program ve siyasal irade gerekir.
İşte devrimci müdahale tam da burada anlam kazanır.
Devrimci müdahale, toplum adına karar veren küçük bir grubun insanlara dışarıdan doğruları öğretmesi değildir. Halkın kendi deneyimi içinde bilinç kazanmasını, örgütlenmesini ve yönetme gücünü geliştirmesini sağlayacak ortak bir siyasal mücadeledir.
Kendiliğinden gelişen tepkileri küçümsemeden, fakat onları kendi hâline de bırakmadan; ekonomik taleplerle demokrasi, özgürlük, barış ve ekoloji mücadeleleri arasında bağ kurabilmektir.
Bugünün acil sorunlarına çözüm ararken düzenin sınırlarını da sorgulamaktır.
Marks’ın en önemli mirası, bize her dönem için geçerli hazır reçeteler bırakması değildir. Onun asıl mirası, her dönemin kendi gerçekliğini somut koşullar içinde çözümleme ve dünyayı yalnızca yorumlamakla yetinmeyip değiştirme çağrısıdır.
Bugün bize düşen de 21. yüzyıl kapitalizmini bu anlayışla kavramaktır.
Yapay zekâ çağında…
Dijital ekonomide…
Küresel üretim ağlarında…
Sınıf ortadan kalkmadı; yalnızca çalışma biçimleri, sömürü yöntemleri ve denetim araçları değişti. Bu nedenle geçmişin deneyimlerinden öğrenirken onun örgütlenme biçimlerini olduğu gibi tekrarlamak yeterli olmayacaktır.
Her kuşak kendi çağının sorunlarını anlamak, mücadele araçlarını geliştirmek ve geleceğini yeniden kurmak zorundadır.
Başka bir dünya uzak bir hayal değildir.
İnsanlığın bilgi birikiminde, üretim gücünde, biliminde, teknolojisinde ve ortak mücadele deneyiminde onun maddi olanakları bugünden vardır.
Eksik olan, bu olanakları insanlığın ortak yararı doğrultusunda kullanacak örgütlü toplumsal iradedir.
Bu irade gökten inmeyecek.
Bir kurtarıcı tarafından yaratılmayacak.
Bir seçim akşamında ya da bir ayaklanma sabahında birdenbire ortaya çıkmayacak.
İnsanlar hakları için mücadele ederken, birbirlerinden öğrenirken ve hayatları hakkında birlikte karar vermeye başladıkça adım adım oluşacak. Devrimci özne de bu mücadelenin içinde kendisini ve toplumu birlikte değiştirecek.
Geleceğin nasıl olacağını yalnızca teknolojik gelişmeler ya da ekonomik krizler belirlemeyecek.
Belirleyici olan, insanların bu koşullara nasıl müdahale edeceğidir.
Çünkü gelecek, onu bekleyenlerin değil; bilinçle, örgütlenerek ve mücadele ederek bugünden kurmaya başlayanların olacaktır.
Yorum bırakın