🧨Türkiye Nereye Gidiyor?1

Barış Kimin İçin, Ekonomik Kazanç Kimin İçin?

Akın Öztürk

Barış güzel bir kelime. İnsanların ölmediği, annelerin evlatlarını beklemediği, gençlerin silahların gölgesinde büyümediği bir ülke hepimizin özlemi. Yıllardır süren çatışmaların sona ermesini, insanların korkmadan yaşamasını istemek kadar doğal ne olabilir?

Ama bir soruyu da sormak gerekiyor: Barış kimin barışı olacak? Bu süreçten kimler kazanacak, kimlerin hayatı gerçekten değişecek?

Çünkü siyasette hiçbir gelişme yalnızca söylendiği gibi gerçekleşmez. Her siyasi girişimin arkasında toplumsal çıkarlar, ekonomik ilişkiler ve güç mücadeleleri vardır. Barış sürecini de bunlardan bağımsız değerlendiremeyiz.

Türkiye’de son dönemde yeniden gündeme gelen çözüm arayışı, Devlet Bahçeli’nin çıkışıyla başlayan, Abdullah Öcalan’ın çağrısı, PKK’nin silah bırakma ve kendini feshetme kararı ve Meclis’teki çalışmalarla yeni bir aşamaya taşındı. Bu gelişmelerin ardından yasal düzenlemeler de gündeme geldi.

Bunlar küçümsenecek gelişmeler değil. Silahların susması, çatışmaların sona ermesi önemli bir toplumsal ihtiyaçtır. Ancak silahların susmasıyla Kürt sorununun demokratik çözümü aynı şey değildir. Siyasal özgürlükler, kayyum uygulamaları, siyasi tutuklular, anadil ve demokratik temsil gibi sorunlar hâlâ çözüm bekliyor.

Mesele yalnızca silahların bırakılması değil; bu ülkenin bütün halklarının eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşayabileceği bir düzenin kurulmasıdır.

Peki sermaye bu sürece nasıl bakıyor?

Bu soruyu sormadan meseleyi anlayamayız. Türkiye, bulunduğu coğrafya nedeniyle enerji yollarının, ticaret koridorlarının ve bölgesel güç mücadelelerinin önemli merkezlerinden biri. Irak, Suriye ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Türkiye’nin ekonomik ve siyasal konumunu doğrudan etkiliyor.

Yıllardır süren çatışmalar yalnızca insan hayatına mal olmadı. Büyük ekonomik kaynakların güvenlik ve savaş politikalarına aktarılmasına, bölgesel ticaretin ve yatırımların sınırlandırılmasına da neden oldu. Çatışmaların sona ermesi; enerji hatlarının güvenliği, ticaretin gelişmesi, yeni yatırım alanlarının açılması ve bölgesel ekonomik ilişkilerin genişlemesi bakımından sermaye için yeni olanaklar yaratabilir.

Burada bir çelişki yok. Sermaye barıştan ekonomik kazanç sağlayabilir. Ancak sermayenin barıştan kazanç sağlaması, emekçilerin de bu barışın kazananı olacağı anlamına gelmez.

Bir bölgede çatışmaların sona erdiğini, yeni yolların yapıldığını, fabrikaların kurulduğunu, enerji ve ticaret yatırımlarının başladığını düşünelim. Ekonomik hareketlilik artabilir. Peki bütün bunlardan kim yararlanacak?

Fabrikada çalışan işçi düşük ücretle, güvencesiz koşullarda çalışmaya devam edecekse; tarım alanları büyük şirketlerin yatırım sahasına dönüşecekse; bölgenin doğal kaynakları halkın ihtiyaçları yerine şirketlerin kârına sunulacaksa nasıl bir toplumsal barıştan söz edeceğiz?

Savaşın sona ermesi, sömürünün sona ermesi anlamına gelmez. İşsizliğin, yoksulluğun, eşitsizliğin ve güvencesiz çalışmanın sürdüğü bir düzende yalnızca silahların susması toplumsal barış için yeterli değildir.

Emekçiler açısından barış, yalnızca çatışmasız bir ortamda yaşamak değildir. İnsanca yaşayabilecek bir ücret, iş güvencesi, örgütlenme hakkı, eşit yurttaşlık ve geleceğe güvenle bakabilmektir.

Bugün tartışmanın önemli eksiklerinden biri de emekçi sınıfların bu sürecin öznesi olarak yeterince yer almamasıdır. Siyasi partiler, devlet kurumları, güvenlik bürokrasisi ve farklı siyasal aktörler sürecin merkezinde bulunuyor. Oysa yıllardır çatışmaların ekonomik ve toplumsal bedelini ödeyen işçiler, köylüler, emekliler ve yoksulların talepleri ne kadar dikkate alınıyor?

Türk ve Kürt işçilerin ortak sorunları var. Aynı fabrikada düşük ücretle çalışıyor, aynı kiraları ödüyor, aynı hayat pahalılığıyla mücadele ediyorlar. İşsizlik, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma ve güvencesizlik her iki halkın emekçilerini de etkiliyor.

Kapitalizm bu ortak sorunları ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, toplumsal ve ulusal farklılıkları zaman zaman emekçilerin ortak mücadelesinin önüne engel olarak koyabiliyor.

Sınıf siyasetinin önemi de burada ortaya çıkıyor. Türk ve Kürt emekçilerin eşitlik, özgürlük ve demokrasi temelinde ortak bir mücadele geliştirmesi, kalıcı barışın en önemli toplumsal dayanaklarından biridir. Bunun yolu ulusal talepleri görmezden gelmekten değil, bu talepleri emekçilerin ortak kurtuluş mücadelesiyle buluşturmaktan geçiyor.

Barış, yukarıdan yapılan siyasi anlaşmaların sınırlarına terk edilemez. Toplumun bütün kesimlerinin katıldığı, demokratik hakların güvence altına alındığı ve ekonomik eşitsizliklerin sorgulandığı bir toplumsal dönüşüme ihtiyaç var.

Bizim istediğimiz, sermayenin yeni yatırım alanları kazanırken emekçilerin eski yoksulluklarıyla baş başa bırakıldığı bir düzen değil. Türk’ün, Kürt’ün, Laz’ın, Çerkes’in ve bu ülkede yaşayan bütün halkların eşit haklarla, özgürce ve kardeşçe yaşayabildiği; emeğin sömürülmediği, insanın insana kulluk etmediği bir toplumdur.

Çünkü savaşın bitmesi başka, savaşın neden olduğu toplumsal eşitsizliklerin ortadan kaldırılması başkadır. Barışın gerçek güvencesi, halkların eşitliği, demokratik özgürlükler ve emekçilerin ortak mücadelesidir.

Barış sermayenin yeni birikim alanı mı olacak, yoksa halkların eşit ve özgür yaşamının başlangıcı mı?

Bu sorunun yanıtını yalnızca siyasetçilerin açıklamalarında değil, kurulacak yeni toplumsal düzenin niteliğinde aramalıyız.


Yorumlar

Bir Cevap Yazın