🪫Bu Hayat Neden Bu Kadar Yorucu? I

Neden Hepimiz Bu Kadar Yorgunuz?

Akın Öztürk

Son zamanlarda kiminle konuşsak benzer bir cümle duyuyoruz:

“Çok yoruldum.”

Bunu yalnızca bütün gün ayakta çalışanlar söylemiyor. Masa başında çalışan da, emekli de, evde çocuk büyüten de, iş arayan genç de aynı duygudan söz ediyor.

Üstelik insan çoğu zaman neden bu kadar yorulduğunu kendisi de tam olarak açıklayamıyor.

Sabah kalkıyor, yapılması gerekenleri yapıyor, bir yerlere yetişiyor. Akşam olduğunda yalnızca bedeni değil, zihni de tükenmiş oluyor. Dinlenmek için koltuğa oturuyor ama kafasının içindeki koşu sürüyor.

Ödenecek faturalar…

Yaklaşan kira…

Çocukların geleceği…

Sağlık sorunları…

İşini kaybetme korkusu…

Telefonu veya televizyonu açtığında karşısına çıkan savaş, şiddet ve felaket haberleri…

İnsan yatağa giriyor ama hayat peşinden geliyor.

Bu yorgunluk yalnızca çok çalışmaktan kaynaklanmıyor. Dinlenince geçmeyen, tatille bitmeyen, insanın içine yerleşen başka türlü bir yorgunluk bu.

Peki neden?

İlk akla gelen cevap hayatın pahalılaşması olabilir. Gerçekten de milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılamak için eskisinden daha fazla çaba harcıyor. Market arabası küçülüyor, faturalar büyüyor. İnsan daha çok çalışıyor ama daha azına ulaşabiliyor.

Eskiden ay sonunu düşünürdük; şimdi daha ayın başında hesap yapmaya başlıyoruz.

Fakat mesele yalnızca para değil.

Hayatın hızı da arttı. Teknoloji bazı işlerimizi kolaylaştırdı ama bize beklediğimiz boş zamanı bırakmadı. Üstelik her an ulaşılabilir olmamızı sağladı.

Mesai bitiyor, mesajlar bitmiyor.

İşyerinden çıkıyoruz, iş cebimizdeki telefonla eve geliyor. Bir işi tamamladığımızda rahatlayamadan yenisi önümüze düşüyor. Hızlandıkça zaman kazanacağımızı sanıyorduk; şimdi zamana yetişemiyoruz.

Bir de kendimizi sürekli başkalarıyla karşılaştırıyoruz.

Sosyal medyada herkes mutlu, başarılı, geziyor ve güzel yemekler yiyor gibi görünüyor. Televizyon dizilerinde ve kimi filmlerde de büyük evler, pahalı arabalar, şık restoranlar eksik olmuyor. Çoğu insanın yaşadığı geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısıysa ekranda pek az yer buluyor.

Kendi hayatımızın güçlüklerini başkalarının özenle seçilmiş fotoğraflarıyla ve ekrandaki şatafatlı hayatlarla karşılaştırınca kendimizi eksik hissediyoruz.

“Ben neden başaramadım?”

“Neden benim hayatım böyle değil?”

“Acaba yeterince çabalamıyor muyum?”

Oysa gördüğümüz hayatların arkasındaki borcu, korkuyu ya da yalnızlığı bilmiyoruz.

Bugünün düzeni bize her sorunun kişisel olduğunu söylüyor. Geçinemiyorsan paranı iyi yönetememişsindir. İş bulamıyorsan kendini yeterince geliştirmemişsindir. Yorulduysan zamanını doğru kullanamıyorsundur. Mutsuzsan olumlu düşünmeyi öğrenmelisindir.

Kısacası, sorun ne olursa olsun suçlu olarak yine kendimizi buluyoruz.

Elbette insanın kendi hayatıyla ilgili sorumlulukları vardır. Ama milyonlarca insan aynı anda geçinemiyor, kaygılanıyor ve tükeniyorsa bunu yalnızca kişisel tercihlerle açıklayabilir miyiz?

Bu kadar çok insan aynı cümleyi kuruyorsa hayatı bu hale getiren düzene de bakmak gerekir.

Çünkü yorgunluğumuzun arkasında uzun çalışma saatleri kadar güvencesizlik de var. Yarın ne olacağını bilememenin ağırlığı, sürekli güçlü görünme zorunluluğu ve her sorunu kimseye yük olmadan çözme baskısı var.

Bir zamanlar mahallede, işyerinde, sendikada, dernekte, kahvehanede daha sık bir araya gelirdik. Komşuluk ve akrabalık bağları da gündelik hayatımızda daha çok yer tutardı. Bu ilişkilerin hiçbiri kusursuz değildi elbette. Ama insan, derdini paylaşabileceği birilerini daha kolay bulurdu.

Bugün kalabalıkların içinde daha yalnızız. Yüzlerce kişiyi takip ediyoruz ama içimizi açacak insan bulmakta zorlanıyoruz. Haberleşme araçlarımız çoğaldı, birbirimize ayırdığımız zaman azaldı.

Belki bizi yoran şeylerden biri de herkesin kendi yükünü tek başına taşımaya çalışmasıdır.

Oysa bazı yükler tek başına taşınamayacak kadar ağırdır.

Geçim sıkıntısı yalnızca aile bütçesinin sorunu değildir. İşsizlik, işsiz kalan kişinin başarısızlığı değildir. Gençlerin gelecek kaygısı, emeklilerin yeniden çalışmak zorunda kalması, kadınların hem evde hem işte yorulması birbirinden kopuk meseleler değildir.

Hepsi nasıl bir toplumda yaşadığımızla ilgilidir.

Bu yazı dizisinde hazır cevaplar vermek yerine birlikte bazı soruların peşine düşmek istiyorum.

Neden çalıştığımız halde geçinemiyoruz? Teknoloji geliştikçe neden kendimize ayıracak zaman bulamıyoruz? Kalabalıklar içinde nasıl bu kadar yalnızlaştık? Öfkemiz çoğalırken değiştirme gücümüz neden azalıyor?

Belki de önce şunu kabul etmemiz gerekiyor:

Yorgun olmamız, güçsüz olduğumuz anlamına gelmiyor. Bazen yorgunluk, uzun zamandır taşımak zorunda bırakıldığımız yüklerin doğal sonucudur.

Ama bunu söylemek yetmez. Bu yüklerin neden giderek ağırlaştığını ve onları nasıl paylaşabileceğimizi de konuşmalıyız. Çünkü insan, kendisini çaresiz bırakan koşulları değiştirmek için başkalarıyla yan yana geldiğinde de nefes alır.

Belki ilk adım, “Ben neden bu kadar yoruldum?” sorusundan “Biz nasıl bir hayatın içinde yaşıyoruz?” sorusuna geçmektir.

Bu soruyu birlikte sormaya başladığımızda çıkış yolunu da birlikte arayabiliriz.