🪫 Bu Hayat Neden Bu Kadar Yorucu? II

Çalışıyoruz Ama Neden Geçinemiyoruz?

Akın Öztürk

Eskiden büyüklerimiz çocuklarına şöyle öğüt verirdi:

“Çalışırsan kimseye muhtaç olmazsın.”

Bu söz yalnızca bir nasihat değildi. İnsanların hayata dair güçlü bir inancını da anlatıyordu. Çalışan insan evini geçindirebilir, çocuklarını okutabilir, başını sokacağı bir ev sahibi olabilir ve yaşlandığında az çok rahat edebilirdi.

Elbette geçmişte de yoksulluk vardı. İşçiler o zaman da zor koşullarda çalışıyor, hakları için mücadele ediyordu. Ama en azından çalışmanın insanı yoksulluktan koruyacağına dair bir umut vardı.

Bugün bu inanç giderek zayıflıyor.

Çünkü artık milyonlarca insan işsiz olduğu için değil, çalıştığı halde geçinemiyor.

Sabah erkenden kalkıyor, işe gidiyor, bütün gün çalışıyor. Ay sonunda ücretini alıyor. Fakat daha para hesaba yatmadan nereye gideceği belli:

Kira…

Faturalar…

Market…

Ulaşım…

Kredi kartı borcu…

Varsa çocukların okul giderleri…

Maaş geliyor, birkaç gün içinde eriyip gidiyor. Geriye yine hesap, yine kaygı kalıyor.

İnsan ister istemez soruyor:

Çalışmak geçinmeye yetmeyecekse neye yetecek?

Bu soruya çoğu zaman yanlış yerden cevap veriliyor.

“Harcamalarını azalt.”

“Ayağını yorganına göre uzat.”

“Dışarıda kahve içme.”

“Telefonunu değiştirme.”

İyi de yorgan her geçen gün biraz daha kısalıyorsa insan ayağını nereye kadar çekecek?

Zaten birçok aile lüksünden değil, temel ihtiyaçlarından vazgeçiyor. Et daha az alınıyor. Tatil erteleniyor. Çocukların bazı istekleri duymazdan geliniyor. Doktora gitmek, evdeki bir eşyayı yenilemek, dostlarla dışarıda oturmak bile uzun uzun düşünülüyor.

Tasarruf önerileri elbette bazı durumlarda yararlı olabilir. Ancak gelir temel ihtiyaçlara yetmiyorsa sorun, insanların hesabı bilmemesi değildir. Sorun, çalışarak üretilen değerin nasıl bölüşüldüğüdür.

Çünkü toplum daha az üretmiyor.

Fabrikalar çalışıyor, mağazalar doluyor, teknoloji gelişiyor. Bankalar, büyük şirketler ve yatırım fonları büyümeye devam ediyor. Bir yanda servet birikirken diğer yanda çalışanların aldığı ücret hayatın gerisinde kalıyor.

Demek ki mesele yalnızca pastanın küçülmesi değil. Pastanın nasıl paylaşıldığına da bakmak gerekiyor.

Çalışan insan daha çok üretiyor ama ürettiği zenginlikten aldığı pay azalıyor. Ücret artıyor gibi görünse bile kira, gıda, ulaşım ve enerji giderleri daha hızlı yükseldiğinde insanın gerçek hayatı küçülüyor.

Kagit üzerinde maaş yükseliyor; mutfakta tencere aynı hızla dolmuyor.

Bu durum yalnızca düşük ücretle çalışanları etkilemiyor. Öğretmen, hemşire, mühendis, memur, küçük esnaf ve emekli de aynı sıkışmayı farklı biçimlerde yaşıyor. Bir zamanlar kendisini daha güvende hisseden kesimler de gelecek hesabı yapamaz hale geliyor.

Gençler açısından durum daha da ağır.

Okuyorlar, diploma alıyorlar, yabancı dil öğreniyorlar, kurslara gidiyorlar. Yine de düzenli bir iş bulmakta zorlanıyorlar. İş bulduklarında aldıkları ücret, ayrı bir ev kurmaya yetmiyor. Aile evinden ayrılmak, evlenmek ya da çocuk sahibi olmak giderek ekonomik bir cesaret işine dönüşüyor.

Sonra gençlere “Neden gelecek kurmuyorsunuz?” diye soruluyor.

Oysa gelecek yalnızca istekle kurulmaz. İnsanın önünü görebilmesi, yarın da bir işi ve geliri olacağına güvenebilmesi gerekir.

Emekliler de yıllarca çalıştıktan sonra benzer bir soruyla karşı karşıya.

Emeklilik bir zamanlar çalışma hayatının sonunda dinlenme hakkı olarak görülürdü. Bugün birçok emekli, dinlenmek bir yana, yeniden iş arıyor. Pazarda akşam saatlerini bekliyor, ev kirasını ödeyebilmek için çocuklarından destek almak zorunda kalıyor.

Bir insan otuz, kırk yıl çalıştıktan sonra hala geçim kaygısı taşıyorsa burada kişisel bir başarısızlıktan söz edilebilir mi?

Geçinememenin insan üzerinde görünmeyen bir yükü de var.

Para sıkıntısı yalnızca cüzdanı boşaltmıyor. İlişkileri de yıpratıyor. Evde tartışmalar artıyor. İnsan dostlarından uzaklaşıyor. Bir yere çağrıldığında masraf olacak diye gitmek istemiyor. Çocuğunun isteğini karşılayamadığında kendisini suçlu hissediyor.

Bazen yoksulluk, insanın cebinden önce sesini kısıyor.

Kimse durumunun bilinmesini istemiyor. “İdare ediyoruz” diyor. Oysa idare etmek, çoğu zaman bir ihtiyacı diğerine feda etmek anlamına geliyor.

Elektrik faturasını mı ödeyelim, kredi kartını mı?

Çocuğun ayakkabısını mı alalım, mutfak alışverişini mi tamamlayalım?

İnsanların önüne hayat değil, sürekli bir tercih listesi konuluyor. Üstelik seçeneklerin hepsi eksik.

Borçlanma da bu sıkışmanın üzerini bir süreliğine örtüyor.

Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, ek hesap… İnsan bugün alamadığını borçla alıyor. Fakat gelecek ayın geliri daha gelmeden harcanmış oluyor. Borç, yalnızca ekonomik değil, zamana yayılmış bir baskıya dönüşüyor.

Bugünü çevirebilmek için yarından yiyoruz.

Peki buradan nasıl çıkacağız?

Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Ama başlangıç noktası belli: Geçinememeyi insanların beceriksizliği ya da ölçüsüzlüğü gibi görmekten vazgeçmek.

Çalışanların üretilen zenginlikten daha adil pay almasını, ücretlerin yalnızca rakam olarak değil gerçek alım gücüyle korunmasını, barınma ve sağlık gibi temel hakların piyasanın insafına bırakılmamasını konuşmak zorundayız.

Çünkü insan yalnızca karnını doyurmak için çalışmaz.

Çocuğuyla zaman geçirmek, bir kitap almak, bir dostuyla çay içmek, yılda birkaç gün dinlenmek, geleceğe korkmadan bakmak da ister. Bunlar lüks değil, insanca bir hayatın parçalarıdır.

Geçinmek, yalnızca hayatta kalmak değildir.

Asıl soru belki de şudur:

Bu toplumda üretilen bunca zenginliğe rağmen çalışanlar neden sürekli daha azıyla yetinmek zorunda kalıyor?

Bu soruyu sormadığımız sürece bize hep aynı öğüt verilecek:

“Biraz daha kemer sıkın.”

Ama kemerde sıkacak delik kalmadıysa artık kemeri değil, düzeni konuşmanın zamanı gelmiş demektir.


Yorumlar

Bir Cevap Yazın