Gelecek Neden Umut Değil Kaygı Veriyor?
Akın Öztürk – Eylül 2026
Çocukluğumuzda bize sık sık sorulurdu:
“Büyüyünce ne olacaksın?”
Doktor, öğretmen, mühendis, işçi, şoför…
Ne olacağımızı hayal eder, geleceği önümüzde uzanan bir yol gibi düşünürdük.
Bugün gençlere aynı soruyu sorduğumuzda cevaplar değişti:
“Bir iş bulabilecek miyim?”
“Bu maaşla yaşayabilecek miyim?”
“Ev kiralayabilecek miyim?”
“Burada mı kalmalıyım, yurtdışına mı gitmeliyim?”
Gelecek artık kurulacak güzel bir hayatın adı olmaktan çıkıp aşılması gereken bir engeller dizisine dönüşüyor.
Üstelik bu kaygı yalnızca gençlerin sorunu değil.
Çalışan işini kaybetmekten, esnaf dükkânını kapatmaktan, emekli kirayı ve faturaları ödemekten korkuyor.
Daha da çarpıcı olanı şu:
İnsanlar çalışıyor ama kazandıkları parayı zamanında alamıyor.
2026’da Giresun Şebinkarahisar’daki Nesco Maden işçileri, mart ayından beri ücretlerini alamadıklarını belirterek eylem yaptı. İşçiler kira, market ve temel ihtiyaç borçlarını ödeyemediklerini anlattılar. Temmuz ayında ise maaşlarının ödenmesi için ilçe merkezinde yürüdüler.
Doruk Madencilik işçileri de ücret ve kıdem tazminatlarının ödenmemesi nedeniyle Eskişehir’den Ankara’ya yürüdü ve açlık grevi yaptı. TMMOB Maden Mühendisleri Odası, 580 işçinin dört aylık ücretlerine karşılık yaklaşık 160 milyon liralık alacağın ödenmediğini açıkladı.
Elazığ’daki Eti Gümüş işçileri ise ödenmeyen maaşlar ve kıdem tazminatlarının yanı sıra zorunlu ücretsiz izne karşı yedi gün eylem yaptı. Sonrasında maaşların ve tazminatların belirlenen takvim içinde ödenmesi konusunda mutabakat sağlandı.
Şimdi bir an durup düşünelim.
Çalışıyorsunuz.
Emeğinizi veriyorsunuz.
Üretime katılıyorsunuz.
Ama ay sonunda aldığınız ücret elinize geçmiyor.
Böyle bir insan geleceğe nasıl güvenle bakabilir?
Kirasını ödeyemeyen, çocuğunun ihtiyacını karşılayamayan, markete borçlanan bir işçiye “Gelecek için umutlu ol” demek kolaydır.
Ama umut, boş bir cümleyle kurulmaz.
İnsanın geleceğe güvenebilmesi için önce bugününü güvence altında hissetmesi gerekir.
Bir işinin olması yetmez; o işten kazandığı ücretin zamanında ödenmesi gerekir.
Bir evde oturuyor olmak yetmez; gelecek ay o evin kirasını ödeyebileceğinden emin olmak gerekir.
Çalışıyor olmak yetmez; hastalandığında, işsiz kaldığında veya yaşlandığında ne olacağını da bilmek gerekir.
Bugün birçok insanın yaşadığı temel sorun tam da burada ortaya çıkıyor:
Geleceği planlayamıyoruz.
Çünkü yarının ne getireceğini bilmiyoruz.
Genç yıllarca okuyor, diploma alıyor, yabancı dil öğreniyor, kendisini geliştirmeye çalışıyor. Sonra karşısına düşük ücretli, güvencesiz ve geçici işler çıkıyor.
Üstelik başarısızlığın sorumluluğu da çoğu zaman gencin üzerine bırakılıyor:
“Daha çok çalışmalıydın.”
“Daha çok kendini geliştirmeliydin.”
“Daha girişimci olmalıydın.”
Sanki sorun ekonomik düzen değil, insanın kendisiymiş gibi…
Yapay zeka ve otomasyon da bu tabloya yeni bir kaygı ekliyor.
Teknoloji aslında insanın yükünü azaltabilir. Daha az çalışarak daha çok üretmemizi sağlayabilir. Çalışma sürelerini kısaltabilir.
Fakat teknoloji geliştikçe insanın aklına ilk gelen soru şu oluyorsa:
“Acaba benim işimi elimden alacak mı?”
burada teknoloji kadar üretimin ve yaratılan zenginliğin nasıl paylaşıldığını da konuşmamız gerekir.
Çünkü mesele teknolojinin kendisi değildir.
Mesele, teknolojinin sağladığı verimlilik artışının kimin hayatını kolaylaştırdığıdır.
İnsanın çalışma süresini azaltıp ona daha fazla yaşam zamanı mı kazandıracak?
Yoksa birkaç şirketin kazancını artırırken milyonlarca insanı işsizlik korkusuyla mı baş başa bırakacak?
Gelecek kaygısının bir başka nedeni de dünyanın genel gidişatı.
Savaşlar, ekonomik krizler, iklim değişikliği, göçler, şiddet ve siyasal baskılar…
Telefonu açıyoruz, dünyanın herhangi bir yerinden yeni bir kriz haberi geliyor.
İnsan bir süre sonra kendisini olup bitenler karşısında çaresiz hissediyor:
“Ben ne yapabilirim ki?”
Belki de geleceğin en büyük sorunlarından biri burada başlıyor.
Bize gelecek, birlikte kuracağımız bir hayat olarak değil, herkesin tek başına kazanması gereken bir yarış olarak anlatılıyor.
İyi okul kazan.
İyi iş bul.
Kendini kurtar.
Para biriktir.
Gerekirse yurtdışına git.
Herkes kendi can simidini arıyor.
Ama geminin neden su aldığını pek konuşmuyoruz.
Oysa milyonlarca insan aynı kaygıyı yaşıyorsa, sorun artık yalnızca bireysel değildir.
Çözüm de herkesin tek başına daha hızlı yüzmesi olamaz.
Çünkü kaygı insanı yalnızlaştırıyor.
Yalnızlaşan insan ise hakkını aramakta, itiraz etmekte ve değişimin mümkün olduğuna inanmakta zorlanıyor.
İşte bu nedenle gelecek meselesi yalnızca ekonomi meselesi değildir.
Aynı zamanda toplumsal bir mesele, hatta sınıfsal bir meseledir.
İnsanın geleceğe güvenebilmesi için insanca yaşayabileceği bir ücret, iş güvencesi, sağlık ve eğitim hakkı, barınma imkânı ve yaşlılığında güvenli bir hayat gerekir.
Ama bunların yanında bir şeye daha ihtiyacımız var:
Birlikte değiştirebileceğimize yeniden inanmaya.
Çünkü umut, her şeyin kendiliğinden düzeleceğine inanmak değildir.
Umut, insanların bir araya geldiklerinde koşulları değiştirebileceklerini bilmeleridir.
Bugün ücretlerini alamadıkları için sokağa çıkan madenciler aslında çok basit bir şey söylüyor:
“Yeni bir hak istemiyoruz. Çalıştığımızın karşılığını istiyoruz.”
Bazen geleceğe dair en büyük umudun nerede olduğunu görmek için çok uzağa bakmaya gerek yok.
Alın terinin karşılığını isteyen işçinin sesine bakmak yeterli.
Belki çocuklara yeniden “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sormadan önce kendimize başka bir soru sormalıyız:
Onların hayal kurabileceği nasıl bir gelecek bırakıyoruz?
Çünkü gelecek başımıza gelecek bir şey değildir.
Gelecek, bugün nasıl bir toplum kurduğumuzla ilgilidir.
Kaygıyı tek başımıza taşıdığımızda ağırlaşır.
Birlikte taşıdığımızda ise başka bir şey ortaya çıkar:
Dayanışma.
Ve belki umut tam da burada başlar.
“Ben ne yapabilirim?” sorusunun
“Biz ne yapabiliriz?”
sorusuna dönüştüğü yerde.
Bir Cevap Yazın