Bu Hayat Böyle Olmak Zorunda mı?
Akın Öztürk
Bu yazı dizisine basit bir soruyla başladık:
Bu hayat neden bu kadar yorucu?
Dokuz yazı boyunca geçim sıkıntısını, gelecek kaygısını, işyerindeki baskıyı, öfkemizi, yalnızlığımızı ve kendimizi neden sürekli yetersiz hissettiğimizi konuştuk.
Bütün bunların birbirinden bağımsız olmadığını gördük. Ücretimizin yetmemesiyle geleceğe güvenle bakamamamız, işyerinde yaşadığımız baskıyla evde biriken öfkemiz, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmamızla kendimizi başarısız saymamız arasında bağlar vardı.
Şimdi dizinin sonunda asıl soruya dönelim:
Bütün bunlar hayatın değişmez gerçeği mi? Başka türlü yaşayamaz mıyız?
Çoğumuza çocukluğumuzdan beri aynı şeyler söylendi: “Ekmek aslanın ağzında”, “Çalışmazsan aç kalırsın”, “Dünyanın düzeni böyle.”
İnsanlığın yoksullukla, hastalıklarla ve doğal afetlerle mücadelesi elbette gerçek. Ancak yaşadığımız her zorluğu hayatın değişmez kuralı sayamayız. Çünkü zorlukların bir bölümü doğadan değil, insanların kurduğu toplumsal ilişkilerden kaynaklanıyor.
Depremi engelleyemeyebiliriz ama çürük binalarda insanların yaşamasını önleyebiliriz. Hastalanmayı ortadan kaldıramayabiliriz ama tedaviyi parası olanın ayrıcalığı olmaktan çıkarabiliriz. Yaşlanmayı durduramayız ama insanları yaşlılıklarında yoksulluğa ve yalnızlığa mahkûm etmeyen bir toplum kurabiliriz.
Demek ki mesele yalnızca hayatın zorlukları değil; bu zorlukların nasıl paylaşıldığı ve hangilerinin önlenebilir olduğu.
Bugün insanlığın üretim gücü, bilimsel bilgisi ve teknolojik olanakları geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde gelişmiş durumda. Makineler ağır işleri üstleniyor, otomasyon üretimi hızlandırıyor, yapay zekâ pek çok işi kısa sürede yapabiliyor.
Buna rağmen milyonlarca insan geçinemiyor, işini kaybetmekten korkuyor. Teknoloji geliştikçe çalışma saatlerimiz kısalacağına daha hızlı çalışmaya zorlanabiliyoruz.
Neden?
Çünkü kapitalist düzende üretimin temel amacı toplumsal ihtiyaçları karşılamak değil, kârı büyütmektir. Üretim araçlarının mülkiyeti ve üretim üzerindeki karar gücü sermaye sahiplerinin elindeyken, zenginliği yaratan emekçiler bu zenginliğin paylaşımında eşit söz sahibi değildir.
Evler yapılır ama insanlar barınamaz; gıda üretilir ama insanlar yeterince beslenemez. Toplumsal zenginlik büyürken yoksulluğun sürmesi, yalnızca kaynakların yetersizliğiyle açıklanamaz. Asıl mesele, üretimin kimin denetiminde olduğu ve ortaya çıkan zenginliğin kimin yararına kullanıldığıdır.
Üstelik bu düzenin sonuçları kişisel başarısızlıklarımızmış gibi önümüze konuyor. Geçinemiyorsan harcamalarını azalt, iş bulamıyorsan kendini geliştir, yoruluyorsan zamanını iyi yönet.
Elbette kişisel çabalarımız önemlidir. Ancak düşük ücreti bütçe defteri yükseltmez; güvencesizliğin yarattığı kaygıyı olumlu düşünmek ortadan kaldırmaz.
Bireysel çözümler, toplumsal sorunların yerini tutamaz. İnsanları kendi sorunlarının sorumlusu ilan etmek, bu sorunları üreten ekonomik ilişkileri görünmez kılar.
Peki, bu hayat değişebilir mi? Değişebilir. Ancak bunun için yalnızca sorunları teşhis etmek ya da daha adil bir düzen istemek yetmez. Asıl soru şudur:
Bu değişimi hangi toplumsal güç gerçekleştirecek?
Marksist açıdan bu sorunun merkezinde işçi sınıfı vardır. Çünkü kapitalist üretimin asıl yükünü emeğiyle yaşayanlar taşırken, üretim araçları ve toplumsal zenginlik üzerindeki denetim büyük ölçüde sermayenin elindedir. İşçi sınıfı yalnızca sömürülen bir sınıf değil, üretimden gelen gücüyle bu ilişkileri değiştirebilecek toplumsal öznedir.
Ancak işçilerin benzer koşullarda çalışması, kendiliğinden ortak bir sınıf bilinci ve siyasal irade yaratmaz. Rekabet, güvencesizlik, işsizlik korkusu ve örgütsüzlük emekçileri birbirinden uzaklaştırır. Ortak çıkarların fark edilmesi, örgütlenmeyi ve bağımsız bir sınıf siyaseti geliştirmeyi gerektirir.
Bu nedenle mesele yalnızca yöneticilerin değişmesi değil, sermayenin üretim ve toplumsal yaşam üzerindeki egemenliğinin aşılmasıdır. Bunun yolu, işçi sınıfının kendi bağımsız siyasal çizgisini oluşturmasından, ekonomik mücadelelerini siyasal mücadeleyle birleştirmesinden geçer.
Geçmişte kazanılan sekiz saatlik işgünü, hafta tatili, ücretli izin ve sendika hakkı işverenlerin armağanı değildi. Bunlar işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle kazanıldı. Bugün bu hakların aşındırılması da önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Kazanılmış haklar, onları savunacak örgütlü bir güç olmadığında kalıcı biçimde korunamaz.
Elbette işçi sınıfı toplumdaki tek ezilen kesim değildir. İşsizler, emekliler, güvencesiz çalışanlar, bakım yükünü taşıyan kadınlar ve geçim mücadelesi veren diğer toplumsal kesimler de bu düzenin çelişkilerini yaşıyor. Bu kesimlerin talepleri, işçi sınıfının bağımsız siyasal çizgisi doğrultusunda demokratik ve eşitlikçi bir toplumsal dönüşüm mücadelesinde buluşabilir.
Burada belirleyici olan, farklı kesimlerin sorunlarını birbirine rakip kılmak değil, ortak çıkarlarını ve mücadele olanaklarını görünür hâle getirmektir.
Dayanışma bu mücadelenin önemli bir parçasıdır. Ancak dayanışma yalnızca zor günlerde birbirimize yardım etmek değildir. İşten çıkarılan arkadaşımıza destek olmak kadar işten çıkarmalara karşı örgütlenmek, yoksul çocuklara yardım etmek kadar eşit ve ücretsiz eğitim hakkını savunmak da önemlidir.
Amaç yalnızca düzenin yarattığı yaraları sarmak değil, bu yaraları sürekli açan toplumsal ilişkileri değiştirmektir.
Bunun için sendikalar, işçi örgütleri, demokratik kitle örgütleri ve yerel dayanışma ağları önemlidir. Ancak bu örgütlerin varlığı tek başına yeterli değildir. Ekonomik talepleri siyasal bir hedefle birleştiren, sermayenin çıkarlarından bağımsız hareket eden ve işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını savunan bir siyasal örgütlenmeye ihtiyaç vardır.
Çünkü sermaye kendi egemenliğini korumak için örgütlü hareket eder. İşçi sınıfının da yalnızca dağınık tepkilerle değil, ortak hedefleri ve bağımsız siyasal iradesiyle hareket etmesi gerekir.
Değişim, kendiliğinden gelişen hoşnutsuzluğun değil, örgütlü sınıf mücadelesinin ürünü olacaktır.
Bunun kolay olacağını düşünmek gerçekçi değil. Uzun çalışma saatleri, güvencesizlik ve toplumsal bağların çözülmesi insanları birbirinden uzaklaştırıyor. Rekabet, ortak sorunlarımız karşısında bile birbirimizi rakip olarak görmemize yol açıyor.
Bu nedenle insanca ücret, güvenceli iş, barınma hakkı, ücretsiz sağlık ve eğitim, nitelikli bakım hizmetleri, temiz bir çevre, barış ve demokratik yaşam taleplerini ortaklaştırmak gerekiyor. Bunlar birbirinden kopuk talepler değil; insanların kendi yaşamları ve gelecekleri hakkında söz sahibi olma mücadelesinin parçalarıdır.
Teknolojik gelişmeler de birkaç şirketin kârını büyütmek yerine çalışma sürelerini kısaltmak ve toplumsal ihtiyaçları karşılamak için kullanılabilir. Bunun koşulu, üretim olanaklarının ve ortaya çıkan zenginliğin toplumun yararına yönetilmesidir.
İnsanlığın bilgisi ve üretim gücü daha iyi bir yaşam kurmak için yeterli olanaklara sahip. Ancak bu olanakların varlığı tek başına çözüm değildir. Belirleyici olan, üretimin ve toplumsal zenginliğin kimlerin denetiminde olduğu ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır.
Umut da burada anlam kazanıyor.
Umut, her şeyin kendiliğinden düzeleceğine inanmak değil, değişimin mümkün olduğunu görerek mücadele etmektir. İşyerinde arkadaşımızın yanında durmak, sendikada örgütlenmek, mahallede ortak bir sorun için bir araya gelmek, haksızlık karşısında ses çıkarmak bu mücadelenin parçalarıdır.
Büyük dönüşümler bir anda gerçekleşmez. İnsanlar ortak sorunlarını tanıdıkça, birbirlerine güvendikçe ve birlikte hareket etmeyi öğrendikçe değişimin koşulları oluşur. Ancak bu adımların kalıcı bir dönüşüme ulaşması, ortak tepkilerin örgütlü bir sınıf mücadelesine ve bağımsız siyasal iradeye dönüşmesine bağlıdır.
Bu yazı dizisinde hayatın neden bu kadar yorucu olduğunu anlamaya çalıştık. Amacımız karamsarlığı büyütmek değil, yaşadığımız sıkıntıların önemli bir bölümünün kişisel kusurlarımızdan değil, içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerden kaynaklandığını göstermekti.
Yetersiz değiliz; üzerimize gereğinden fazla yük bindiriliyor.
Tükenmemizin nedeni yalnızca kişisel becerilerimiz değil, emeğimizin karşılığını alamadığımız ve sürekli rekabete zorlandığımız bir düzende yaşamamız.
Yalnızca bireysel başarısızlıklar yaşamıyoruz; ortak sorunlarımızı tek başımıza çözmeye zorlanıyoruz.
Belki de artık kendimize sorduğumuz soruları değiştirmeliyiz.
“Bu hayata nasıl yetişeceğim?” yerine:
“Neden hayatı hepimiz için daha yaşanır hâle getirmiyoruz?”
“Tek başıma nasıl kurtulurum?” yerine:
“Birlikte neyi değiştirebiliriz?”
Bu hayat böyle olmak zorunda değil. Ama başka bir hayat da kendiliğinden gelmeyecek.
Onu, ortak çıkarlarını tanıyan, örgütlenen ve geleceği hakkında söz sahibi olmak isteyen insanlar kuracak. Bu dönüşümün temel gücü, kendi bağımsız örgütlülüğünü ve siyasal iradesini geliştiren işçi sınıfının mücadelesi olacaktır.
Belki bugün yapabileceğimiz en önemli şey, yanımızdaki insana dönüp şunu söylemektir:
“Yalnız değilsin. Bu yükü birlikte hafifletebilir, bu hayatı birlikte değiştirebiliriz.”
Çünkü daha iyi bir hayat, yalnızca birbirimize inanmakla değil, bu inancı örgütlü sınıf mücadelesine dönüştürmekle kurulacak.
Bir Cevap Yazın