🪫 Bu Hayat Neden Bu Kadar Yorucu? VII

Neden Kendimizi Sürekli Yetersiz Hissediyoruz?

Akın Öztürk

Bazen günün sonunda yalnızca yorulmuş olmuyoruz. Bir de kendimize kızıyoruz.

Yapamadığımız işleri, ertelediğimiz planları, okuyamadığımız kitapları düşünüyor ve içimizden tanıdık bir ses yükseliyor:

“Biraz daha disiplinli olsaydın yetişirdin.”

“Başkaları yapıyor, sen neden yapamıyorsun?”

“Demek ki yeterince çabalamıyorsun.”

İnsan bazen kendi hayatının patronuna dönüşüyor. Üstelik fazla mesai ücreti vermeyen, izin kullandırmayan, yaptığı hiçbir işi yeterli bulmayan bir patrona…

Peki neden bu kadar çok insan kendisini yetersiz hissediyor? Gerçekten hepimiz tembel, beceriksiz ve iradesiz mi olduk? Yoksa bize yetişilmesi mümkün olmayan bir hayat mı gösteriliyor?

Çocukluğumuzdan başlayarak hayat önümüze bir yarış olarak konuluyor. İyi okul kazan, meslek edin, iş bul, yüksel, ev ve araba sahibi ol. Sağlıklı, bakımlı ve başarılı ol; iyi bir eş, iyi bir anne ya da baba ol.

Elbette insan öğrenmek, gelişmek ve daha iyi yaşamak ister. Sorun, hayatın bütün alanlarının bitmeyen bir başarı sınavına dönüştürülmesinde. Çalışacağız, ailemizi ihmal etmeyeceğiz, çocuklarımızla ilgileneceğiz, spor yapacağız, kitap okuyacağız, kendimizi geliştireceğiz. Üstelik bütün bunları yaparken mutlu ve güler yüzlü kalacağız.

Bir günün yirmi dört saat olduğu unutuluyor. Daha da önemlisi, bütün bunları başarsak bile önümüze hemen yeni hedefler konuluyor.

Telefonumuzu açıyoruz; bizden daha başarılı, daha genç, daha sağlıklı ve daha mutlu görünen insanlarla karşılaşıyoruz. Başkalarının özenle seçilmiş birkaç fotoğrafını kendi hayatımızın bütün gerçekliğiyle karşılaştırıyoruz. Sonra da neden onlar gibi yaşayamadığımızı düşünüyoruz.

Ancak sorunun kaynağı yalnızca sosyal medya değil. Daha derinde, insanı sürekli kendisini geliştirmek ve kanıtlamak zorunda olan bir işletme gibi gören anlayış var. Yeni beceriler edinmeli, özgeçmişimizi güçlendirmeli, değişime ayak uydurmalı, kendimize yatırım yapmalıyız.

Sanki insan değiliz de sürekli yenilenmesi gereken bir ürünüz.

İş bulamıyorsak kendimizi geliştirememişizdir. Ücretimiz düşükse piyasa değerimizi artıramamışızdır. Yoruluyorsak stresimizi yönetemiyoruzdur. Mutsuzsak olumlu düşünmeyi öğrenememişizdir.

Böylece toplumsal sorunlar kişisel eksikliklere dönüştürülüyor. İşsizlik işsizin, yoksulluk yoksulun, tükenmişlik çalışanın sorunu haline getiriliyor.

Oysa Marksist bir bakışla meseleye baktığımızda, bu sorunların yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamayacağını görürüz. İnsanın yaşam koşullarını belirleyen şey sadece iradesi değil; üretim ilişkileri, sınıfsal konumu, emeğinin karşılığı ve sahip olduğu imkânlardır.

Kapitalist düzende emekçi, yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmak zorundadır. Üretim artar, teknoloji gelişir, verimlilik yükselir; fakat bunların sonuçları toplumun bütün kesimlerine eşit biçimde dağılmaz. Çalışan daha fazla üretmeye zorlanırken ücretinin geçinmeye yetmemesi, geleceğinden kaygı duyması ve işini kaybetmekten korkması bir kişisel başarısızlık değildir.

Buna rağmen çözüm yine bireye gösterilir: Daha çok çalış, kendini geliştir, zamanını iyi kullan, daha dayanıklı ol.

İnsan, kendisini ezen koşulları sorgulamak yerine kendi eksiklerini aramaya başlar. Düzenin yarattığı sorunların yükünü de kendi omuzlarında taşır.

Herkesin daha fazla çabalaması, herkese insanca yaşayabileceği bir hayat sağlamaz.

Herkes kendisini geliştirse işsizlik ortadan kalkmaz. Herkes tasarruf etse düşük ücret sorunu çözülmez. Bir çalışanın daha disiplinli olması, onu tüketen çalışma koşullarını kendiliğinden değiştirmez.

Üstelik herkes aynı koşullarda yarışmıyor. Bir çocuğun sessiz bir odası, bilgisayarı ve özel ders imkânı var; diğeri kalabalık bir evde, ailesinin geçim kaygısı içinde ders çalışıyor. Bir çalışan ailesinden kalan evde oturuyor; diğeri ücretinin yarısını kiraya veriyor, her gün saatlerini yolda geçiriyor. Sonra ikisine de aynı öğüt veriliyor: “Kendine zaman ayır.”

Yarış aynı olabilir ama koşu pistleri aynı değil.

İnsanın hangi ailede doğacağını, nasıl bir eğitim alacağını, hangi sınıfsal koşullarda yaşayacağını kendisi belirlemediği açık. Emek kadar imkanların, toplumsal ilişkilerin ve bazen şansın da hayatımızda payı var. Bunu görmek kişisel sorumluluğu reddetmek değil, eşitsizliğin gerçek nedenlerini anlamaktır.

Sorun, insanın değerini yalnızca kazancıyla, unvanıyla, üretkenliğiyle ve başarısıyla ölçen anlayışta da yatıyor. Oysa bir insanın değeri maaşından, evinden ya da kaç iş tamamladığından ibaret değildir. Bir dostu dinlemek, bir komşuya yardım etmek, haksızlık karşısında susmamak da hayatın değerli parçalarıdır.

İnsanın değeri üretkenliğine indirgenemez. Çalışamadığımızda, hastalandığımızda ya da yaşlandığımızda insan olmaktan çıkmayız.

Peki bu yetersizlik duygusuna karşı ne yapabiliriz?

Elbette kendi hayatımızda değiştirebileceğimiz şeyler var. Ancak çözümü yalnızca bireysel çabada ararsak bizi aynı koşullara mahkûm eden ilişkileri gözden kaçırırız.

Aynı işyerinde düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve güvencesizlik yaşayan işçilerin sorunları birbirinden bağımsız değildir. Geçinemeyen emekliyle geleceğini kuramayan genç de farklı kuşaklardan olsalar bile ortak ekonomik sorunlarla karşı karşıyadır.

Bu nedenle rekabetin karşısına dayanışmayı, bireysel kurtuluş arayışının karşısına ortak mücadeleyi koymak zorundayız. İnsanca ücret, güvenceli çalışma, çalışma saatlerinin kısaltılması, barınma ve sağlık hakkı için verilen mücadeleler yalnızca ekonomik talepler değildir. İnsanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmesinin de koşullarıdır.

Bizi yetersiz hissettiren koşulları değiştirmek için önce bunların yalnızca kişisel sorunlarımız olmadığını anlamalıyız.

İnsan kendisini tek başına yetersiz sanırken utanır ve içine kapanır. Benzer sorunları milyonlarca insanın yaşadığını gördüğünde ise başka türlü düşünmeye başlar: Belki sorun yalnızca bende değildir. Belki de birlikte değiştirebileceğimiz koşulların içinde yaşıyoruz.

Bazen geride kalmadık; yalnızca dinlenmeye ihtiyacımız var. Bazen başarısız olmadık; önümüze eşit olmayan koşullar konuldu. Bazen de yanlış yaptık. Ama bir yanlış, insanın bütün değerini ortadan kaldırmaz.

Biz yarış atı değiliz. Hayat da yalnızca en hızlıların kazanacağı bir koşu olmamalı.

Daha iyi bir dünya, insanların sürekli kendilerini kanıtlamak zorunda kaldığı değil; emeklerinin karşılığını alabildiği, hayatları üzerinde söz sahibi olabildiği ve zor zamanlarda yalnız bırakılmadığı bir dünya olacaktır.

Belki o zaman aynaya baktığımızda “Yeterince başarılı mıyım?” diye sormak yerine şunu sorabiliriz:

İnsanca yaşayabiliyor muyum?

Çünkü bu sorunun cevabı yalnızca bireysel çabamıza değil, emeğin nasıl değerlendirildiğine, toplumsal zenginliğin nasıl paylaşıldığına ve nasıl bir toplum kurmak istediğimize de bağlıdır.


Yorumlar

Bir Cevap Yazın