Avrupa’dan son haftalarda gelen görüntüler dikkat çekici. Fransa’da öğretmenlerin ve öğrencilerin başlattığı eylemler büyüyor. İşçiler, sendikalar ve farklı toplumsal kesimler bu hareketlere katılıyor. Almanya’da öğrenciler ve emekçiler sokaklarda. İtalya’da öğretmenler, öğrenciler, TIR şoförleri, çiftçiler ve balıkçılar tepkilerini ortaya koyuyor. İspanya’da insanlar ev bulamamaya, Portekiz’de düşük ücretlere ve artan kiralara karşı mücadele ediyor.
Bütün bu eylemleri tek bir hareketin parçaları olarak değerlendirmek doğru olmaz. Her ülkenin kendine özgü koşulları, talepleri ve örgütlenme biçimleri var. Ancak farklı ülkelerde benzer bir huzursuzluğun sokağa taşındığı da açık.
Peki insanlar neden yeniden sokaklarda?
Fransa’da öğretmenlerin ve öğrencilerin tepkisi eğitim sistemindeki sorunlarla başladı. Öğretmen açığı, kalabalık sınıflar, yetersiz okul koşulları ve üniversiteye girişteki eşitsizlikler öne çıktı. Fakat hareket kısa sürede eğitim alanının dışına taştı. Hayat pahalılığı, kamu hizmetlerindeki gerileme ve hükümetin ekonomik tercihleri de protestoların gündemine girdi. Hükümetin bazı tavizlerine rağmen öğrenciler eylemlerini sürdürme kararı aldı. 5 Kasım için yeni grev ve protesto çağrıları yapıldı.
İtalya’da yakıt fiyatlarının yükselmesine tepki gösteren TIR şoförleri, çiftçiler ve balıkçılar yolları ve otoyol geçişlerini kapattı. Bu eylemler, geçimini taşımacılıktan ve üretimden sağlayan kesimlerin artan maliyetler karşısında nasıl sıkıştığını gösteriyor. Portekiz’de işçiler daha yüksek ücret ve daha iyi emeklilik koşulları isterken, konut sorunu yaşayanlar meydanlarda çadır kuruyor. İspanya’da kiralar ve evden çıkarılmalar, gençlerin ve emekçilerin temel mücadele başlıklarından biri hâline geliyor.
Görünen o ki sorun yalnızca ücretlerin düşük olması değil. İnsanlar çalışıyor ama geçinemiyor; gençler eğitim görüyor ama geleceklerinden emin değil; öğretmenler mesleklerini yapmakta zorlanıyor; şoförler, çiftçiler ve küçük üreticiler artan maliyetlerin altında eziliyor. Barınma, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlar giderek daha fazla insan için ağır bir yük hâline geliyor.
Burada üzerinde durmamız gereken temel mesele, Avrupa’da üretilen toplumsal zenginliğin nasıl bölüşüldüğüdür.
Kapitalist ekonomi büyümeden, rekabetten ve verimlilikten söz ediyor. Teknolojik gelişmelerle daha az emek harcanarak daha fazla üretim yapılabiliyor. Ancak üretimden sağlanan kazancın kimlere gittiği, bu gelişmelerin toplumun hangi kesimlerinin yaşamını iyileştirdiği soruları çoğu zaman geri plana itiliyor.
Bir tarafta şirket kârları, finansal varlıklar ve büyük sermayenin birikimi büyürken diğer tarafta milyonlarca insan konut, gıda, enerji ve eğitim masraflarını karşılamakta zorlanıyor. Kamu hizmetlerinin finansmanı tartışılırken emekçilerin ihtiyaçları ile sermayenin talepleri arasındaki tercih de kendisini gösteriyor.
Bu nedenle öğretmenlerin eğitim hakkı için, öğrencilerin gelecekleri için, şoförlerin geçimlerini sağlayabilmek için sokağa çıkması birbirinden kopuk meseleler değildir. Her biri farklı bir alanda ortaya çıksa da toplumsal kaynakların kimler için kullanıldığı sorusuyla karşı karşıyayız.
Elbette her eylem kendiliğinden ortak bir sınıf mücadelesine dönüşmez. Öğretmenlerin, öğrencilerin, ücretli işçilerin, kendi aracıyla çalışan şoförlerin ve küçük üreticilerin talepleri aynı değildir. Aralarında çıkar farklılıkları da bulunur. Üstelik ortak hoşnutsuzluk, kendiliğinden ortak bir siyasal bilinç ve örgütlülük yaratmaz.
Asıl mesele, bu farklı kesimlerin kendi taleplerini koruyarak ortak mücadele zeminleri oluşturabilmesidir. Bunun yolu da yalnızca sokakta yan yana gelmekten değil, kalıcı örgütlenmelerden, dayanışmadan ve bağımsız bir siyasal iradeden geçiyor.
Bir başka tehlike de var. Toplumsal öfke örgütlü bir sınıf siyasetiyle buluşmadığında, bu boşluğu milliyetçi ve aşırı sağ hareketler doldurmaya çalışabiliyor. Ekonomik ve toplumsal sorunların kaynağı yerine göçmenlerin, farklı kimliklerin ya da başka toplumsal kesimlerin hedef gösterilmesi, gerçek sorunların üzerini örtebiliyor. Fransa’da yaşanan tartışmalar bu tehlikeyi de gündeme getiriyor.
Avrupa’daki gelişmeler bize bir kez daha şunu düşündürüyor: İnsanlar yalnızca daha fazla ücret, daha iyi eğitim veya daha ucuz konut istemiyor. Kendi yaşamlarını etkileyen kararların alınmasında söz sahibi olmak istiyorlar.
Bu taleplerin ne ölçüde kalıcı bir değişim yaratacağını bugünden söylemek mümkün değil. Fakat sokaklara taşan öfkenin arkasındaki sorunlar ortadan kalkmış değil.
Türkiye’de de emeklilerden işçilere, gençlerden öğretmenlere kadar geniş kesimler benzer sorunlarla karşı karşıya. Bu nedenle Avrupa’daki eylemleri uzaktan izlenecek haberler olarak görmemeliyiz. Oradaki deneyimler, bizim de üzerinde düşünmemiz gereken soruları gündeme getiriyor.
Öfke sokağa çıkıyor. Asıl soru şu: Bu öfke dağınık tepkiler olarak mı kalacak, yoksa emekçilerin ortak ve örgütlü mücadelesine dönüşebilecek mi?
Çünkü bir düzeni sarsan şey insanların öfkesi olabilir; onu değiştirebilecek güç ise örgütlü toplumsal iradedir.
Bir Cevap Yazın