Neden Bu Kadar Yalnızız?
Akın Öztürk
Telefon rehberimizde yüzlerce kişi var. Sosyal medyada binlerce insanla bağlantı kuruyoruz. Gün boyunca mesajlar, fotoğraflar, bildirimler geliyor. Ama akşam olduğunda içimizdeki yalnızlık duygusu yine de geçmiyor.
Bir derdimiz olduğunda gerçekten konuşabileceğimiz kaç kişi var? Gece yarısı “İyi değilim” diye arayabileceğimiz kaç dostumuz kaldı?
Hiç olmadığımız kadar bağlantıdayız ama belki de hiç olmadığımız kadar birbirimizden uzağız.
İlk akla gelen açıklama teknoloji oluyor. Aynı masada oturup telefonlarına gömülen insanları görüyoruz. Ancak bütün suçu telefona yüklemek kolaycılık olur. Asıl mesele, teknolojiyi de içine alan hayat düzeninin bizi nasıl yaşattığıdır.
Sabah işe yetişiyoruz, akşam yorgun dönüyoruz. Geçim derdi, trafik, faturalar ve ev işleri derken bir dostla görüşmek bile erteleniyor. “Bir ara buluşalım” diyoruz; o ara çoğu zaman gelmiyor.
Çünkü ilişkiler de zaman ve emek istiyor. Kapitalist düzen ise zamanımızı çalışmaya, üretmeye ve tüketmeye ayırmamızı istiyor. Hayatımız hızlanırken birbirimize ayırabildiğimiz zaman daralıyor.
Geçen yazıda, her şeye yetişemediğimiz için kendimizi yetersiz hissettiğimizi konuşmuştuk. Yetişemediğimiz şeylerden biri de birbirimiz.
Faturanın son ödeme tarihi var, işin teslim tarihi var; ama dostluğun tarihi yok. Bu yüzden dostluğu erteliyoruz. Erteledikçe ilişkiler zayıflıyor, zayıfladıkça yalnızlaşıyoruz.
Üstelik yalnızlık, çevremizde insan bulunmaması demek değil. Bazen bir işyerinde, kalabalık bir ailede ya da arkadaş grubunun ortasında da yalnızız. Çünkü kendimiz gibi davranamıyor, gerçek duygularımızı paylaşamıyoruz. Her yerde güçlü görünmemiz, sorunlarımızı kendimiz çözmemiz bekleniyor.
Bize sürekli aynı öğüt veriliyor: Kendi ayaklarının üzerinde dur, kimseye muhtaç olma, başarısızsan kendini geliştir.
Elbette insanın kendi kararlarını verebilmesi önemlidir. Ama bağımsızlık başka, birbirimizden kopmak başka şeydir. İnsan toplumsal bir varlıktır; başkalarına ihtiyaç duyması zayıflık değil, insan olmanın gereğidir.
Sorun, insanların birbirine ihtiyaç duyması değil; bu ihtiyacın kişisel bir eksiklik gibi gösterilmesidir.
Piyasanın dili ilişkilerimize de sızıyor. İnsanlar bazen dostlukları bile bir yarar hesabıyla kuruyor: Bana ne faydası var, işime yarar mı, bana hangi kapıları açar?
Dostluğun yerini bağlantılar, dayanışmanın yerini çıkar ilişkileri alıyor. İnsan, insan olduğu için değil, sağlayabileceği yarar ölçüsünde değer görüyor.
Rekabet bu uzaklaşmayı daha da derinleştiriyor. Aynı işyerinde çalışan iki işçinin ücretleri yetmiyor, ikisi de işini kaybetmekten korkuyor. Aslında ortak sorunları var. Fakat düzen onları birlikte mücadele etmesi gereken insanlar olarak değil, birbirinin önüne geçmeye çalışan rakipler olarak karşı karşıya getiriyor.
Bilgiyi paylaşmak yerine saklamak, arkadaşının başarısına sevinmek yerine ondan kaygı duymak teşvik ediliyor.
İşte burada yalnızlık, kişisel bir duygunun ötesine geçerek sınıfsal bir meseleye dönüşüyor.
Aynı sorunları yaşayan insanlar birbirlerini rakip olarak gördüklerinde ortak çıkarlarını fark etmeleri, güven oluşturmaları ve birlikte hareket etmeleri zorlaşıyor. Herkes kendi derdini tek başına çözmeye çalışıyor. Geçinemiyorsa kendi beceriksizliğini, işsiz kalıyorsa kendi başarısızlığını sorguluyor. Oysa çoğu zaman yaşadıkları sorunlar kişisel değil, ortak toplumsal koşulların sonucu.
Bu uzaklaşma yalnızca işyerlerinde yaşanmıyor. Aynı apartmanda oturanlar birbirini tanımıyor; insanların karşılaşabileceği ortak alanlar azalıyor. İnsanlar giderek kendi evlerine ve küçük dünyalarına çekiliyor.
Eskiden her şeyin daha güzel olduğunu söylemek doğru değil. Eski mahalle ilişkilerinin baskıcı yanları da vardı. Ama insanların birbirine ulaşabileceği, derdini anlatabileceği, gerektiğinde yardım isteyebileceği ortak alanlar önemliydi.
Bugün daha özgür olduğumuzu düşünüyoruz ama çoğu zaman daha korumasızız. Bir sorun çıktığında çözümü tek başımıza bulmaya çalışıyoruz. Yaşlılar çocuklarından ve eski dostlarından uzaklaşırken gençler de sosyal medyada görünür olmalarına rağmen gerçek ilişkiler kurmakta zorlanıyor. Yüzlerce beğeni almak, insanın gerçekten tanındığı ve anlaşıldığı anlamına gelmiyor.
Yalnızlığın bir başka sonucu da insanların örgütlenme gücünü zayıflatmasıdır.
Bir işçi haksızlığa uğradığında yanında kimse yoksa sesini çıkarmakta zorlanır. Bir kiracı ev sahibinin karşısında tek başına kaldığında çaresiz hissedebilir. Emekliler geçinemediğinde herkes kendi hesabını yaparsa ortak bir mücadele zemini kurmak güçleşir.
Oysa tek tek yaşadığımızı sandığımız sorunların çoğu ortaktır.
Bir işçinin yaşadığı sorun yalnızca patronuyla arasındaki ilişkiden ibaret değildir; emeği ucuzlatan, güvencesizliği yaygınlaştıran ve işçileri rekabete zorlayan üretim ilişkileriyle bağlantılıdır. Bir emeklinin yoksulluğu, kendi gelirini yönetememesiyle açıklanamaz. Bir gencin geleceksizliği de yeterince çaba göstermediği söylenerek geçiştirilemez.
Ortak sorunların bireysel başarısızlıklar gibi yaşanması, işçi sınıfının kendi gücünü görmesini engeller.
Solun ve işçi sınıfı siyasetinin önündeki sorunlardan biri de budur. Aynı sömürü ilişkileri içinde yaşayan insanlar arasında ortak bir sınıf bilinci ve dayanışma geliştirmek kolay değildir. İnsanlar birbirinden kopuk, güvensiz ve sürekli geçim kaygısı içindeyken örgütlenmek daha da zorlaşır.
Elbette işçi sınıfının örgütsüzlüğünü yalnızca yalnızlıkla açıklayamayız. Siyasal baskılar, sendikal bürokrasi, güvencesiz çalışma ve solun kendi içindeki sorunlar da bu tablonun parçalarıdır. Ancak insanların birbirine güvenmesini ve ortak hareket etmesini zorlaştıran toplumsal koşulları görmeden bu sorunu da anlayamayız.
Çünkü örgütlenme, yalnızca bir sendikaya üye olmak ya da bir siyasi partiye katılmak değildir. Önce ortak sorunları fark etmek, birbirine güvenmek ve birlikte çözüm aramak gerekir. Dayanışma, bu ortak gücün gündelik hayatta kurulmasıdır.
Bir işçi tek başına patronun karşısında zayıftır; arkadaşlarıyla birleştiğinde söz sahibi olabilir. Bir kiracı, aynı sorunu yaşayanlarla yan yana geldiğinde hakkını daha güçlü savunabilir. Emeklilerin sorunları yalnızca ailelerin omuzlarına bırakıldığında yük ağırlaşır; ortak dayanışma ağları kurulduğunda bu yük hafifler.
Bu nedenle yalnızlığa karşı mücadele, yalnızca daha çok arkadaş edinmekten ibaret değildir. İnsanların birbirine zaman ayırabildiği, ortak alanlarda buluşabildiği ve dayanışma ilişkileri kurabildiği bir hayatı savunmak gerekir. Daha kısa çalışma süreleri, erişilebilir kültür merkezleri, sendikalar, kooperatifler, dernekler ve mahalle dayanışmaları bu açıdan önemlidir.
Elbette biz de bugün bir dostumuzu arayabilir, komşumuzun kapısını çalabilir, birini dinlerken telefonumuzu kenara koyabiliriz. Ama toplumsal bir sorunu yalnızca bireysel iyi niyetle çözemeyiz.
İnsanların birbirine ayıracak zamanı yoksa, yaşam sürekli rekabet üzerine kuruluyorsa ve herkes yarınından korkuyorsa yalnızlık yeniden üretilir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla bağlantı değil, daha gerçek bağlardır. Her sorunu tek başımıza çözmek zorunda olmadığımızı bilmek, başkasının derdini kendi derdimizden ayrı görmemek ve ortak sorunlarımız için birlikte hareket edebilmek…
Çünkü hayatın yükü tek kişinin omzuna göre değildir.
Bize sürekli tek başımıza ayakta kalmamız gerektiği söyleniyor. Oysa insanın gücü yalnızca kendi ayakları üzerinde durmasından değil, gerektiğinde başkalarının elini tutabilmesinden de gelir.
Belki de yalnızlığın karşıtı kalabalık değil, dayanışmadır. Dayanışma ise yalnızca birbirimize el uzatmak değil, bizi yalnızlaştıran koşulları birlikte değiştirme iradesidir.
Bir Cevap Yazın