Kalabalıklar İçinde Neden Yalnızız?
Akın Öztürk
Sabah gözümüzü açar açmaz telefona bakıyoruz.
Kim ne yazmış, kim ne paylaşmış, dünyada neler olmuş… Gün boyunca mesajlar, gruplar, fotoğraflar ve videolar birbirini izliyor.
Hiçbir dönemde bu kadar çok insanla bu kadar hızlı iletişim kurmamıştık.
Ama aynı zamanda hiç bu kadar çok insan kendisini yalnız hissetmemişti.
Telefon rehberimiz kalabalık, hayatımız giderek tenha.
Peki nasıl oldu da bu kadar bağlantı içinde bu kadar yalnızlaştık?
Belki önce şu ayrımı yapmak gerekiyor:
İletişim kurmak başka, ilişki kurmak başka.
Bir fotoğrafı beğenmek kolaydır. Bir insanın karşısına oturup derdini dinlemek ise zaman ve emek ister.
Bugün teknoloji bize insanlarla daha kolay bağlantı kurma imkânı veriyor. Bu başlı başına kötü bir şey değil. Tam tersine, bilimsel ve teknolojik gelişmeler insanlığın hayatını kolaylaştırabilecek büyük olanaklar yarattı.
Asıl mesele şu:
Bu olanaklar kimin elinde ve hangi amaçla kullanılıyor?
Bilimsel-teknolojik devrim, insanlara daha fazla boş zaman, daha kolay iletişim ve daha zengin bir ortak yaşam sağlayabilecekken, sermayenin egemen olduğu düzende çoğu zaman bunun tersi gerçekleşiyor.
Teknoloji çalışma hızını artırıyor. Performans ölçülüyor. İnsanlar sürekli ulaşılabilir hâle geliyor. İş ile özel hayat arasındaki sınırlar giderek siliniyor.
Üstelik bu yalnızca işyerinde kalmıyor.
Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda örgütlenen hayat, insanın zamanını da parçalamaya başlıyor. Uzun çalışma saatleri, geçim sıkıntısı, işe gidip gelme süresi, iş güvencesizliği ve sürekli rekabet, insanların birbirlerine ayırabileceği zamanı azaltıyor.
İnsan bazen kimseyi görmek istemediği için değil, kimseyi görecek hâli kalmadığı için evine kapanıyor.
Sonra bu kapanma alışkanlığa dönüşüyor.
Yalnızlık sadece telefonun suçu değil
Eskiden mahallede insanlar birbirini daha yakından tanırdı.
Kimin hastası var, kimin çocuğu iş arıyor, kimin evinde sıkıntı var az çok bilinirdi. Mahalle hayatının elbette dedikodusu, baskısı ve başka sorunları da vardı. Ama insanı bütünüyle yalnız bırakmayan bir yanı bulunuyordu.
Bugün aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirimizin adını bilmeyebiliyoruz.
İşyerlerinde de benzer bir durum var.
Geçici işler, taşeron çalışma, sık iş değiştirme ve performans baskısı insanları birbirinin çalışma arkadaşı olmaktan çıkarıp zaman zaman rakibine dönüştürüyor.
Herkes kendi işini, kendi puanını, kendi geleceğini kurtarmaya çalışıyor.
Rekabet arttıkça güven azalıyor. Güven azaldıkça insanlar birbirinden uzaklaşıyor.
Bir zamanlar sendikalar, dernekler, kooperatifler, kültür merkezleri ve mahalle örgütleri yalnızca hak aranan yerler değildi. İnsanların birbirini tanıdığı, konuştuğu ve birlikte hareket ettiği alanlardı.
Bu alanlar zayıfladığında yalnızca örgütlülük gerilemedi; insanların birbirine dokunabileceği ortak yaşam alanları da küçüldü.
Onların yerine çoğu zaman tüketim mekânları geçti.
Kalabalık alışveriş merkezlerinde yüzlerce insan yan yana ama çoğunlukla birbirinden habersiz.
Yalnızlık kişisel bir başarısızlık değildir
Genç, sosyal medyada yüzlerce kişiye ulaşabiliyor ama kendisini anlaşılmamış hissedebiliyor.
Yaşlı insan çocukları başka kentlere ya da ülkelere gittiğinde günlerce kimseyle konuşmayabiliyor.
Evden çalışan insan, çalışma arkadaşının sesini yalnızca ekrandan duyabiliyor.
İşsiz kalan kişi, geçim sıkıntısı ve değersizlik duygusuyla çevresinden uzaklaşabiliyor.
Kadın, kalabalık bir ailenin içinde bile bütün bakım yükünü tek başına taşıdığı için kendisini yalnız hissedebiliyor.
Demek ki yalnızlık yalnız başına yaşamak değildir.
İnsanın anlaşılmadığını, görülmediğini ve yaşadığı sorunlarla tek başına mücadele etmek zorunda olduğunu hissetmesidir.
Üstelik bize sürekli bunun kişisel bir mesele olduğu söyleniyor:
“Kendine yet.”
“Güçlü ol.”
“Başarılı ol.”
“Kimseye muhtaç olma.”
Böylece toplumsal sorunlar bireyin omuzlarına yükleniyor.
Oysa insan hiçbir zaman tek başına yaşamadı.
Konuşmayı, düşünmeyi, üretmeyi ve yaşamayı başkalarıyla birlikte öğreniyoruz. Hepimiz başkalarının emeğine, bakımına ve dayanışmasına ihtiyaç duyuyoruz.
Kimse bütünüyle kendi kendine yeten bir varlık değildir.
Peki çıkış nerede?
“Telefonu bırak, dışarı çık” demek kolay.
Ama insanın zamanı yoksa, parası yoksa, çalışma koşulları ağırsa ve güvenli ortak alanlar ortadan kalkmışsa bu öğüt ne kadar işe yarar?
Yalnızlığı yalnızca bireysel alışkanlıklarla açıklamak, toplumsal bir sorunun yükünü yeniden bireyin sırtına bırakmaktır.
İhtiyacımız olan şey yalnızca daha az ekran değil.
Daha fazla ortak hayat.
Mahallede, işyerinde, parkta, kültür merkezinde, sendikada, kooperatifte, dernekte insanların bir araya gelebileceği alanlara ihtiyacımız var.
Çünkü dayanışma büyük sözlerle başlamaz.
Bir komşunun kapısını çalmakla, bir arkadaşın sözünü kesmeden dinlemekle, hastalanan birinin alışverişini yapmakla başlar.
Sonra insanlar şunu fark eder:
“Benim yaşadığım sorun yalnızca benim sorunum değilmiş.”
Geçinemeyen yalnız biz değiliz.
Gelecekten kaygı duyan yalnız biz değiliz.
Yorulan, korkan ve çıkış arayan yalnız biz değiliz.
İşte bu fark ediş önemlidir.
Çünkü insanın yükünü hafifleten yalnızca bir başkasının yardım etmesi değildir. Aynı yükü taşıyan başka insanların da olduğunu bilmesidir.
Bilim ve teknolojideki gelişmeler, insanları birbirinden uzaklaştırmak için değil, hayatı kolaylaştırmak ve insanların birbirleriyle daha güçlü ilişkiler kurmasını sağlamak için de kullanılabilir. Bugün elimizde, insanlığın ortak yaşamını zenginleştirecek olağanüstü olanaklar var. Sorun teknolojinin kendisinde değil; bu olanakların hangi toplumsal düzen içinde, kimin çıkarları doğrultusunda kullanıldığında.
Sermayenin ihtiyaçlarına göre örgütlenen teknoloji, insanı daha özgür de yapabilir, daha fazla denetleyebilir; insanları birbirine yaklaştırabilir de birbirinden uzaklaştırabilir.
Bu nedenle yalnızlık yalnızca psikolojik ya da bireysel bir mesele değildir.
Aynı zamanda toplumsal bir meseledir.
Belki bugün yeniden hatırlamamız gereken en basit gerçek şu:
Birbirimize muhtacız.
Bu bir eksiklik değil, insan olmanın kendisidir.
Kalabalıklar içindeki yalnızlığımızdan çıkış, daha fazla insana ulaşmakta değil; birbirimize gerçekten dokunabileceğimiz ortak bir hayatı yeniden kurmakta.
Çünkü bazen insanı hayata bağlayan şey binlerce takipçi değil, kapısını çekinmeden çalabileceği tek bir dosttur.
Bir Cevap Yazın