Neden Bu Kadar Öfkeliyiz?
Akın Öztürk
Trafikte küçük bir dikkatsizlik oluyor, insanlar araçlarından inip birbirinin üzerine yürüyor.
Markette sıra yüzünden tartışma çıkıyor.
Sosyal medyada hiç tanımadığımız insanlara, yüzlerine karşı söylemeyeceğimiz sözleri yazıyoruz.
Evde, aslında o gün yaşadığımız başka bir sıkıntının öfkesini en yakınımızdan çıkarıyoruz.
Sanki toplum olarak sürekli diken üstündeyiz.
Peki neden?
Çoğu zaman, “İnsanların tahammülü kalmadı” diyoruz.
Doğru. Ama bu bir açıklama değil, durumun kendisi.
Asıl soru şu:
Tahammülümüz neden bu kadar azaldı?
Öfke insanın doğal duygularından biridir. Haksızlığa uğradığımızda, aşağılandığımızda, tehdit edildiğimizde ya da çaresiz bırakıldığımızda öfkeleniriz.
Sorun öfkelenmemiz değil.
Öfkenin nedenini göremememiz ve yanlış yere yöneltmemiz.
Sabah işe giderken kafanızda kira, elektrik faturası, kredi kartı borcu vardır. İşyerinde baskı görmüşsünüzdür. Akşam eve dönerken markete uğrarsınız; birkaç parça ürünün fiyatı bile hesabınızı bozar.
Tam o sırada trafikte biri önünüze kırar.
Belki normal bir günde geçip gideceğiniz olay, o gün sizi çileden çıkarır.
Çünkü öfkeniz yalnızca o sürücüye ait değildir.
Günün bütün yükü direksiyon başında bir anda dışarı çıkmıştır.
Markette kasada bekleyen insanın kasiyere bağırması da yalnızca sıranın yavaş ilerlemesiyle ilgili olmayabilir.
Belki cebindeki paranın yetmediğini görmüştür.
Belki çocuğunun okul masrafını düşünüyordur.
Belki ay sonuna daha on gün vardır ama maaş bitmiştir.
Küçük olay, büyük öfkeyi tetikler.
Çünkü insanın içinde zaten birikmiş bir yük vardır.
Peki öfke nereye gidiyor?
Asıl mesele burada başlıyor.
Hayatımızı belirleyen ekonomik ve siyasal kararların çoğuna doğrudan ulaşamıyoruz.
Ama yanımızdaki insana ulaşabiliyoruz.
Kasiyere, komşuya, iş arkadaşımıza, trafikteki sürücüye, sosyal medyada hiç tanımadığımız birine…
Böylece aynı sıkıntıları yaşayan insanlar birbirine kızmaya başlıyor.
İş arayan iş arayana,
kiracı kiracıya,
yoksul yoksula,
emekli emekliye…
Oysa çoğu zaman birbirlerine değil, aynı koşulların altında eziliyorlar.
Birinin aldığı düşük ücret diğerinin belirlediği bir ücret değil.
Bir kiracının yüksek kiradan sorumlu tutulması, başka bir kiracının hayatını ucuzlatmıyor.
Ama öfke doğru yere yönelmediğinde, insanlar birbirini suçlamaya başlıyor.
Böylece aynı yükü taşıyanlar birbirinin karşısına geçiyor.
Öfkenin altında çoğu zaman adaletsizlik var
İnsan yalnızca yoksul olduğu için öfkelenmez.
Birileri bütün imkânlara sahipken kendisinin yıllarca çalışmasına rağmen yerinde saydığını gördüğünde öfkelenir.
Aynı işi yapan iki insanın farklı muamele gördüğünü düşündüğünde öfkelenir.
Hakkını aramak için başvurduğu kapıların yüzüne kapandığını gördüğünde öfkelenir.
Ve en önemlisi, sesinin hiçbir şeyi değiştirmediğini düşündüğünde öfkelenir.
Bir insan derdini anlatır, kimse dinlemez.
Hakkını arar, sonuç alamaz.
Çalışır, yine geçinemez.
Konuşur, karşılığında “sabret” denir.
Bir süre sonra sesini yükseltmeye başlar.
Çünkü normal sesle duyulmadığını düşünen insan, bağırarak duyulmaya çalışır.
Sosyal medya bu öfkeyi büyütüyor
Telefonun ekranını açıyoruz.
Bir kavga videosu.
Bir hakaret.
Bir siyasi tartışma.
Birbirine saldıran insanlar…
Sakin bir konuşma birkaç saniyede geçip giderken kavga daha fazla izleniyor, daha fazla yorum alıyor.
Çünkü öfke dikkat çekiyor.
Bir insanın bütün hayatını bilmeden, birkaç cümlesinden yola çıkarak onun hakkında hüküm veriyoruz.
Sonra bir adım daha atıyoruz:
İnsanı değil, temsil ettiğini düşündüğümüz kimliği hedef alıyoruz.
Artık karşımızda bir insan değil; “onlardan biri” var.
Bu da öfkeyi daha kolaylaştırıyor.
Öfkenin de bir ekonomisi var
Burada dikkat etmemiz gereken başka bir şey daha var.
Sosyal medya platformları kullanıcıların dikkatini mümkün olduğunca uzun süre tutmak ister. Öfke, tartışma ve çatışma bu dikkati canlı tutan içerikler arasında yer alabiliyor.
Bunu günlük hayatımızda görüyoruz.
Bir haber başlığını sakin sakin okuyup geçiyoruz.
Ama “ŞOK!”, “BÜYÜK KAVGA!”, “HERKES BUNA TEPKİ GÖSTERDİ!” gibi bir başlık karşımıza çıktığında durup bakıyoruz.
Bir yorum yazıyoruz.
Başka biri cevap veriyor.
Biz tekrar cevap veriyoruz.
Bir bakıyoruz, yarım saat geçmiş.
Biz öfkelenirken ekran başında geçirdiğimiz zaman da değer üretiyor.
Öfke yalnızca toplumsal bir duygu değil; dijital dünyada aynı zamanda ekonomik olarak da işe yarayan bir dikkat biçimine dönüşebiliyor.
Siyaset de öfkeyi kullanabilir
Toplumun gerçek sorunlarını çözmek zorlaştığında, insanlara kızacakları bir hedef göstermek daha kolaydır.
İşsizliğin nedenlerini konuşmak yerine işsiz göçmeni suçlamak…
Yüksek kiraları tartışmak yerine kiracıyı ya da başka bir toplumsal grubu hedef göstermek…
Geçim sıkıntısını konuşmak yerine toplumu “biz” ve “onlar” diye bölmek…
Böyle olduğunda insanlar birbirine kızarken asıl sorunlar görünmez hâle gelir.
Öfke, değişimin enerjisi olmaktan çıkıp bölünmenin aracına dönüşür.
Peki öfkelenmeyelim mi?
Hayır.
Haksızlık karşısında hiç öfkelenmeyen bir toplum da düşünülemez.
Bazen öfke, adalet duygumuzun hâlâ canlı olduğunun göstergesidir.
Mesele öfkeyi yok etmek değil, nereye yöneldiğini anlamaktır.
Bir işçi arkadaşına kızdığında ücret artmaz.
Bir kiracı başka bir kiracıya bağırdığında kira düşmez.
Bir emekli başka bir emekliyi suçladığında hayat ucuzlamaz.
Ama aynı sorunu yaşayan insanlar bir araya geldiğinde başka bir şey olur.
İnsan, “Demek ki sorun yalnızca benim başıma gelmiyor” demeye başlar.
İşte o noktada öfke değişir.
Kişisel bir çaresizlik olmaktan çıkar, ortak bir sorunun farkına dönüşür.
Belki de sormamız gereken soru bu
Bir dahaki sefere trafikte biri önümüze kırdığında, markette biri sıraya kaynak yaptığında ya da sosyal medyada biri bizi kızdırdığında kendimize küçük bir soru sorabiliriz:
“Ben gerçekten buna mı öfkeliyim?”
Belki cevap evet olacaktır.
Ama belki de günlerdir biriken başka bir şey vardır.
Geçim sıkıntısı…
Değersiz hissetmek…
Gelecek kaygısı…
Haksızlığa uğramak…
Duyulmamak…
Öfkeyi anlamak, onu bastırmak değildir.
Tam tersine, öfkenin kaynağını bulmaktır.
Çünkü öfke yönünü şaşırdığında komşusunu düşman görür.
Nedenini anladığında ise yanındaki insanı değil, birlikte yaşadığımız sorunu görmeye başlarız.
Belki de toplumsal değişimin ilk adımı tam burada başlıyor:
Birbirimize neden kızdığımızı değil, aslında hepimizin neden bu kadar öfkeli olduğunu konuşabildiğimiz yerde.
Bir Cevap Yazın