🪫 Bu Hayat Neden Bu Kadar Yorucu? VI

Neden Hiçbir Şeye Yetişemiyoruz?

Akın Öztürk

Sabah gözümüzü açıyoruz, daha yataktan kalkmadan günün işleri sıraya giriyor. İşe yetiş, faturayı öde, markete uğra, çocuğun okulunu düşün… Gün boyu koşturuyoruz. Akşam olduğunda ise yapılmamış işler hâlâ bizi bekliyor.

İnsan bazen kendi kendine soruyor:

Bütün gün koşturdum; peki ben bugün ne yaşadım?

Teknoloji gelişti, işler hızlandı. Ama kazandığımız zaman nerede? Eskiden işyerinden çıkınca biten mesai, şimdi telefonlarımızla eve geliyor. Akşam gelen bir mesaj, hafta sonu istenen bir rapor, izin gününde yapılan bir telefon… Bedenimiz dinlenirken zihnimiz çalışmaya devam ediyor.

Üstelik bankanın, mağazanın ve kamu kurumunun eskiden çalışanlarının yaptığı bazı işleri de artık kendimiz yapıyoruz. Faturamızı kendimiz ödüyor, randevumuzu kendimiz alıyor, işlemimizi kendimiz tamamlıyoruz. İşler hızlanıyor ama bu hızın yükü de çoğu zaman bize kalıyor.

Peki, neden bazı insanlar zamanlarını istedikleri gibi kullanabilirken milyonlarcası sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyor?

Çünkü zaman da sınıfsal eşitsizliğin bir parçası.

Bir şirket sahibi gününü toplantılarla geçirse bile ulaşımını, ev işlerini ve birçok kişisel ihtiyacını başkalarına yaptırabilir. Ücretli çalışan ise sabahın erken saatinde evden çıkar, işyerinde belirlenen saatlere uyar, akşam eve döndüğünde yeni sorumluluklarla karşılaşır.

Marx’ın Kapital‘de incelediği emek gücünün metalaşması, günlük hayatımızda tam da böyle karşımıza çıkar. İşçi, geçinebilmek için çalışma gücünü belirli bir süre karşılığında satar. Örneğin sekiz saatlik mesaisini tamamlayan bir işçinin işverene sattığı yalnızca yaptığı iş değil, o süre boyunca kullanıma hazır tuttuğu emek gücüdür.

İşçi eve döndüğünde kendi hayatına ayıracak zamanı kalmamışsa, mesele yalnızca yorgunluk değildir. Hayatının önemli bir bölümünü geçinebilmek için başkasının belirlediği koşullarda geçirmek zorunda kalmıştır.

Dar gelirli bir aile daha ucuz ürün bulmak için birkaç market dolaşır, toplu taşımada saatler geçirir. Parası olan ise alışverişini başkasına yaptırabilir, özel araç kullanabilir, ev işlerine yardımcı tutabilir.

Yoksulluk yalnızca para eksikliği değil, insanın kendi hayatına ayırabileceği zamanın da azalmasıdır.

Bu zaman yükü kadınlar açısından daha da ağırlaşabiliyor. İşten eve dönen bir kadın, yemek, çamaşır, çocukların ihtiyaçları ve yaşlıların bakımıyla ikinci bir mesaiye başlayabiliyor. Üstelik neyin eksik olduğunu düşünmek, yapılacakları hatırlamak da emek.

İngiliz Marksist tarihçi E. P. Thompson, sanayi kapitalizminin insanlara zamanı saatle ölçmeyi ve çalışma disiplinine uymayı nasıl öğrettiğini anlatır. Eskiden işin temposunu büyük ölçüde yapılan işin doğal akışı belirlerken fabrikada saat, zil ve vardiya düzeni belirleyici hale geldi.

Bugün bunun farklı biçimlerini yaşıyoruz. Bir kuryenin teslimatı kaç dakikada tamamladığı, bir çağrı merkezi çalışanının kaç görüşme yaptığı, bir işçinin vardiyada kaç ürün çıkardığı ölçülüyor. Zaman, yalnızca hayatımızı düzenleyen bir ölçü değil, emeğimizin denetlendiği bir araca dönüşüyor.

Teknoloji işleri kolaylaştırabilir. Ama aynı zamanda işin hızını artırmak ve çalışanı daha yakından izlemek için de kullanılabilir. İşi yapmanın bilgisi ve denetimi çalışandan uzaklaşıp yönetimin elinde toplandığında, çalışan kendi işinin temposu üzerindeki söz hakkını kaybedebilir.

Bir düşünün: Makine hızlandığında işçinin daha erken eve gitmesi mümkün olabilir. Ama işveren aynı süre içinde daha fazla ürün isterse, teknoloji işçiye boş zaman kazandırmak yerine daha yoğun çalışmanın aracına dönüşür.

Sonra hepimize aynı öğüt veriliyor: “Zamanını iyi yönet!”

Sanki sorun kişisel disiplinsizlikmiş gibi. Oysa çalışma saatleri uzunsa, ücretler düşükse, ulaşım yorucuysa ve bakım hizmetleri yetersizse en iyi plan bile hayatı düzene sokmaya yetmez.

Çünkü sorun yalnızca zamanı nasıl kullandığımız değil, zamanımız üzerinde kimin söz sahibi olduğudur.

Üretim hızlandıkça daha kısa çalışıp daha iyi yaşayabilmemiz mümkün. Fakat üretkenlik artışının çalışanlara daha fazla boş zaman olarak dönmesi kendiliğinden gerçekleşmiyor. Bunun için çalışma süreleri, ücretler ve çalışma koşulları üzerine toplumsal mücadele gerekiyor.

Oysa insan yalnızca üretmek için yaşamaz. Bir dostla çay içmek, çocuğunu acele etmeden dinlemek, kitap okumak ya da deniz kenarında yürümek de hayatın kendisidir.

Dinlenirken bile kendimizi suçlamaya başladığımızda bir şeyleri kaybetmişiz demektir. Kitap okurken başka bir iş yapmamız gerektiğini düşünüyor, dostumuzla sohbet ederken boşa zaman harcadığımızı sanıyoruz. Hayatı, çalışmanın arasına sıkıştırılmış molalardan ibaret hale getiriyoruz.

Bu nedenle mesele yalnızca kişisel alışkanlıklarımızı değiştirmek değil. Daha kısa çalışma sürelerini, insanca ücretleri, ulaşılabilir kreşleri, yaşlı bakım hizmetlerini ve mesai dışında dinlenme hakkını da konuşmalıyız.

Teknoloji gerçekten hayatımızı kolaylaştıracaksa kazandırdığı zaman yalnızca şirketlerin kârına değil, insanların yaşamına da dönüşmeli.

Daha hızlı üretmenin karşılığı daha fazla iş değil, daha fazla yaşam olmalı.

Çünkü zaman yalnızca saatlerin ilerlemesi değildir. Zaman, hayatımızın kendisidir.

Belki de daha iyi bir hayat, her şeye yetiştiğimiz gün değil; emeğimiz, zamanımız ve hayatımız üzerinde daha fazla söz sahibi olduğumuz gün başlayacak.