Bir insan düşünün.
Yıllarca çalışmış, maaşından artırabildiği birkaç kuruşu bir kenara koymuş. Kimi zaman çocuğunun geleceği, kimi zaman hastalıkta lazım olur diye, kimi zaman da yaşlılığında kimseye muhtaç olmamak için…
Büyük bir serveti yok. Ama elinden geldiğince biriktirmiş.
Sonra karşısına bir yatırım fonu çıkıyor.
Getirisi yüksek. Başkalarının kazandığı rakamları da görüyor.
İster istemez düşünüyor:
“Ben bu parayı yıllarca çalışarak biriktirdim. Bari bundan sonra biraz da para benim için çalışsın.”
Belki de hikâyenin en masum cümlesi bu:
“Para benim için çalışsın.”
Ama burada durup düşünmek gerekiyor.
Para çalışmaz. İnsan çalışır.
Para ancak insanların emeği, üretimi, bilgisi ve zamanı üzerinden büyüyebilir.
Türkiye’de tartıştığımız fon meselesi de bana biraz bunu düşündürüyor.
SPK’nın tasfiye sürecine aldığı 131 fonda, açıklanan verilere göre 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyordu. Yüz milyarlarca liralık bir finansal büyüklükten söz ediyoruz.
Peki bu kadar büyük bir yapı nasıl oluştu?
Kamuoyuna yansıyan iddialara göre bazı fonlar, dolaşımdaki payı sınırlı bazı hisselerde büyük işlemler yaptı. Hisse fiyatları yükseldikçe fonların değeri de yükseldi. Yüksek getiri görüntüsü yeni yatırımcıların ilgisini çekti. Yeni para geldikçe sistem büyüdü.
Bir süre herkes kazanıyor gibi görünüyordu.
Ta ki insanlar paralarını geri istemeye başlayana kadar.
Burada önemli bir gerçek ortaya çıkıyor:
Bir varlığın fiyatının yükselmesi, toplumun aynı ölçüde zenginleştiği anlamına gelmiyor.
Bir hissenin değeri iki katına çıktığında yeni bir fabrika kurulmuş, yeni bir ürün üretilmiş veya bir işçinin geliri iki katına çıkmış olmuyor.
Ekrandaki rakam büyüyor.
Gerçek toplumsal zenginlik ise başka yerde, insanların emeğinde ve üretiminde yaratılıyor.
Finansallaşmış kapitalizmin en büyük yanılsamalarından biri de bu: Para, sanki kendi kendine para üretiyormuş gibi görünmeye başlıyor.
Oysa paranın arkasında her zaman birilerinin emeği var.
Bugün insanlara sürekli “Tasarruf et, yatırım yap, paranı değerlendir” deniyor.
Bunun nedenini anlamak zor değil.
Ücretler eriyor, kiralar yükseliyor, emekli aylıkları yetmiyor, birikim yapmak zorlaşıyor.
İnsanlar ellerindeki küçük parayı korumaya çalışıyor.
Tam bu noktada karşılarına finans piyasası çıkıyor:
“Paranı çalıştır.”
Ama insan zaten çalışıyor.
Emeğiyle elde ettiği gelir hayatını güvence altına almaya yetmeyince, bu kez küçük birikimini de sermayenin dolaşımına sokmak zorunda kalıyor.
Üstelik burada yalnızca ekonomik ihtiyaçlar değil, insanların güven duyguları ve inançları da devreye girebiliyor.
Timur Soykan’ın Mustafa Öztürk’le yaptığı söyleşide dikkat çektiği noktalardan biri buydu. Bazı finansal ilişkilerin, faiz hassasiyeti nedeniyle “faizsiz”, vakıf veya yardımlaşma gibi dini kavramların arkasına yerleştirilebildiğini anlattı.
Burada mesele din değil.
Mesele, dini güvenin ekonomik ilişkilerde kullanılabilmesi.
Bir işlemin “faizsiz” denmesi, onun kendiliğinden adil olduğu anlamına gelmez.
Asıl sorular şunlar:
Para nereden geliyor? Kim kazanıyor? Kim kaybediyor? Risk kimin üzerinde?
Çünkü sermaye, içinde bulunduğu toplumun değerlerinden bağımsız hareket etmiyor. Kimi zaman hukuku, kimi zaman piyasayı, kimi zaman da insanların inançlarından doğan güveni kendi dolaşımına katabiliyor.
Bu yüzden küçük yatırımcıya sadece “Neden risk aldın?” diye sormak kolaycılık olur.
Piyasaya giren herkes aynı koşullara sahip değil.
Birinin kaybettiği para servetinin küçük bir bölümüyken, diğerinin kaybı hayatının bütün birikimi olabilir.
Kâğıt üzerinde herkes aynı piyasada.
Ama güçler eşit değil.
İşte sınıf meselesi burada başlıyor.
Kapitalizm bize uzun zamandır aynı hikâyeyi anlatıyor:
Çok çalışırsan kazanırsın.
Akıllı yatırım yaparsan zenginleşirsin.
Risk alırsan karşılığını alırsın.
Oysa hayat böyle işlemiyor.
İnsanları finans piyasalarına iten koşullara bakmak gerekiyor. Ücretle geçinmek zorlaşıyor, birikimler eriyor, gelecek belirsizleşiyor. İnsan da elindeki küçücük birikimi büyütmeye çalışıyor.
Sonra bir kriz geliyor.
Ve çoğu zaman faturayı yine en güçsüzler ödüyor.
Elbette fon meselesinin hukuki boyutu araştırılmalı.
Kim ne yaptı?
Kim haksız kazanç elde etti?
Kim denetlemedi?
Bunların hepsi ortaya çıkarılmalı.
Ama bunun yanında şu soruyu da sormamız gerekiyor:
Böyle bir yapı nasıl bu kadar büyüyebildi?
Çünkü böylesine büyük bir finansal sistem yalnızca birkaç kişinin tercihlerinden oluşmaz. Şirketler, bankalar, yatırımcılar, düzenleyici kurumlar ve bütün bunların içinde çalıştığı ekonomik düzen vardır.
Burada kapitalizmin eski bir özelliği yeniden karşımıza çıkıyor:
Kâr özel, risk kamusal.
İşler iyi giderken kazanç yatırımcının.
İşler kötü gittiğinde devlet ve kamu kurumları devreye giriyor.
Elbette mağdur insanların zararını azaltmak gerekir. Ama bu durum bize daha büyük bir soruyu da düşündürüyor:
Neden sistem kendi krizlerinin faturasını sürekli toplumun geniş kesimlerine çıkarıyor?
Bence kapitalizmin bugün geldiği noktayı tartışırken asıl mesele burada.
Kapitalizm krizlerini çözmek yerine, çoğu zaman krizlerin yükünü emekçilere aktararak yoluna devam ediyor.
Ücretleri baskılıyor.
İnsanları borçlandırıyor.
Tasarruflarını finans piyasalarına çekiyor.
Ve kriz çıktığında, yıllarca çalışarak biriktirdikleri paranın da bir bölümünü kaybetmelerine neden olabiliyor.
Sanki sistem, artık yalnızca emeğimizden değil, çaresizliğimizden de kazanç sağlamaya çalışıyor.
İşte bu nedenle “Kapitalizmin miadı doldu” demek bana yalnızca bir slogan gibi gelmiyor.
Bir sistem sürekli kriz üretiyor, krizlerinin yükünü yine aynı insanlara taşıyor ve çıkış yolunu onların cebinde arıyorsa, o sistemin geleceğini tartışmak gerekir.
Çünkü mesele artık yalnızca paranın nereye gittiği değil.
İnsanların neden kendi geleceklerini kurtarmak için paralarını paraya teslim etmek zorunda kaldıklarıdır.
Ve sonunda yine aynı soruya geliyoruz:
İşçi çalışıyor.
Emekli yıllarca çalışmasının karşılığını korumaya çalışıyor.
Genç geleceğini kurmaya uğraşıyor.
Ama hayat giderek daha güvencesiz hale geliyor.
O halde belki de sormamız gereken soru şu:
Bu düzen kimin için çalışıyor?
Çünkü para çalışmaz.
İnsan çalışır.
Ve insanın emeği kendisine güvenli bir hayat sağlayamıyorsa, artık yalnızca paranın değil, düzenin kendisinin de hesabını sormanın zamanı gelmiştir.
Bir Cevap Yazın